Hizmet hareketi neden kazandı?

Bedirhan Yusuf

Bedirhan Yusuf

10 Eki 2016 12:30
  • Yıllarca Cami kürsülerinden sahabiyi anlattı.

    Sanki anlattıklarını yaşıyor, yaşarken anlatıyordu.

    Cami kürüsüsünde oturuken, kendisini dinleyen cemaatin elinden tutup asr-ı saadete götürüyordu. Bazen Musab'ın yanında beraber Medine'ye muallim olarak gidiyorduk.

    Bazen annesinin müslüman olması karşısında yaptığı boykotu, Musab ile beraber yaşıyorduk.

    Sonra alıp Uhud'da peygamberin yanında savaşıyorduk.

    Yeri geldiğinde, vazife düştüğünde boynumuzu Musab gibi uzatıyorduk kalkan kılıçlara karşı, peygamberi korururken.

    Musab şehit olurken, biz Musab'ı giyecek kefeni olmadan nasıl gömüldüğünü dinliyor ve bize de nasip olur mu böyle bir hayat diyorduk. Gençtik, delikanlı idik, kanımız hızlı akıyordu.

    Akranlarımızın hayallerinde futbolcu, popçu olmak varken, biz Musab olmanın hayallerini yaşıyorduk. Bazen kayaların altında ezilen Bilal oluyorduk. Mekke'de bir köle iken, hak davasının bir mecnunu olan Bilal'in inlemeleri içimizde yeni tomurcuklar açıyordu.

    “Allah” dediği için, ayaklarından sürüklenip Netha'da göğsüne kayalar konulup, kızgın çöl kumlarında “ehad, ehad” diye inleyen yiğidin yanında duruyorduk. Onun göğsüne konulan kayalardan daha ağır olacak olan imtihanlara, musibetlere, yaşadığımız ve daha yaşayacağımız günlere hazırlanıyorduk.

    Bazen aç kalınca hurma bahçeleri olan Ebal Heysem'in bahçesine ziyarete gidiyorduk bir gece vakti. Kimi zaman kapıyı çalıp, ya Abel Heysem diyen Ömer oluyorduk, kimi zaman Ebal Heysem'in yatağında uyurken peygamber sesini duyunca yatağından fırlayan çocuğu oluyorduk.

    Bazen mekkeli müşriklere esir düşen Hubeyb oluyorduk. Onunla idam sehpasına yürüyorduk, onun gibi hakikati anlatmak adına bir temiz insan bulmanın derdini yüreğimizde yaşıyorduk.

    Sonra idam sehpasında muhatap olduğumuz o soruya karşı, bizde haykırıyorduk, “O'nun ayağına diken batmasındansa, binlerce Hubeyb fedadır “ diyor, ve selam yolluyorduk Mekke'den Medine'ye.

    Bazen, efendiler efendisinin yanında hicret eden Ebu Bekir oluyorduk. Ayağımızı akrep soksa da, değil mi ki O rahatsız olmasın, dişimizi sıkıp acılarımıza dayanmayı öğreniyorduk.

    Kimi zaman Hicret eden Peygamberin yatağına yatacak kadar yüreği, Hayberin kapısını söküp atan kuvveti olan Ali oluyorduk.

    Kimi zaman, 40 deveyi yüküyle himmet eden Osman oluyor, kimi zaman verecek hiç bir şeyi olmadığı için mahzun ve gözü yaşı peygamberin yanından ayrılan isimsiz sahabiler oluyorduk.

    Kimi zaman bir hasırın üstünde yatınca, yüzüne hasırın izi çıkınca ağlayan Ömer oluyorduk, sonra peygamberden, “istemez misin ya Ömer, dünya onların, ahiret bizim olsun” dersini aldığımız peygamberin dizinin dibinde hissediyorduk kendimizi.

    Kimi zaman savaş meydanlarında karşılıklı dualaşan Abdurrahman Bin Cahş oluyorduk, O'nun o müthiş duasına bizde amin diyorduk ve söz veriyorduk, bu yolda değil malımızdan, burnumuzdan, kulağımızdan, dudağımızdan, canımızdan vazgeçmeye yemin ettik, tüm bunları Allah yolunda bırakmaya söz veriyorduk.

    Biz peygamberi ve ashabını Hocaefendi'den öğrendik ve nasıl sevilir onda gördük. Bu gün yaşadıklarımız, neden Hocaefendi'nin özellikle ashabı ve peygamberin hayatını cami kürsülerinde bizlere ders verdiğini anladığımız günler. Zira, Musab'ı bilmeden, dünyayı elinin tersiyle itmeyi, gençliğin onca hevesatına karşı peygamber yolunun aşığı bir genç olmayı öğrenemez ve onun yolunda gidemezdik.

    Zira, Ömer'i bilmeden, adaleti ve hakka teslimiyetin ne demek olduğunu öğrenemezdik.

    Zira, Ebu Bekir'i bilmeden, sadakati ve her türlü zorluğa karşı sabit kadem olup “Sıddık” olmanın ne olduğunu öğrenemezdik. Zira, Osman'ı bilmeden, Allah'ın sana verdiği malı, Allah yolunda vermeyi, infakta bulunmayı öğrenemezdik.

    Zira, Ali'yi bilmeden, cesareti, yiğitliği ve kahramanlığı bilemezdik. 

    Ve bu gün, bu hayallerimizde, onlar gibi olmak istediğimiz sahabi gibi olma fırsatı yakaladığımız günleri yaşıyoruz.

    Bu gün, yeni Ebu Bekirler, yeni Ömerler, yeni Osmanlar, yeni Aliler, yeni Mus'ablar, yeni Abdurrahman bin Cahşler ortaya çıkıyor.

    Zaten Hocaefendi bir vaazında buna işaret ederek, şöyle diyordu, “Ömer değil ama Ömer gibi, Ebu Bekir değil ama, Ebu Bekir gibi “ diyor ve ihtiyaç duyulan neslin hedefini resmediyordu. 

    Bugün Hizmet Hareketi'ne yapılan ve tarihe kapkara bir sayfa olarak geçecek olan zulümlerin ve işkencelerin, Hizmet Hareketi'ndeki insanları yıldırmaması, zalime teslim olmamasının asıl kaynağı da budur.

    Hizmet Hareketi'nde bulunan insanlar, sahabe yolunun yolcuları. 

    Ve tek dayanakları Allah.

    Bunu hocalarından öğrendiler ve bunu hocalarında gördüler. İnsanlar, lider dedikleri insanların, hem söylemlerine hem de eylemelerine bakarlar.

    Eylem ve söylem birliği olmayan insanlar, insanları bazen kandırsalar da, uzun süre bunu sürdüremezler.

    Tam 50 yıldır, cami kürsülerinden insanlara nasihat eden, vaaz eden, hutbe veren, kitaplar yazan, konferanslar veren Hocaefendi'nin yaşantısıdır onu lider yapan.

    Son sohbetinde Hocaefendinin kendisinden emin olarak söylediği, “ bilerek bir arpa boyu haram yemedim “ sözü, her babayiğidin söyleyebileceği bir söz değildir. Hele ki, hayatı mercek altında, attığı her adımın insanlar tarafından takip edildiği birinin, bu sözü söyleyebilmesi için, kılı kırk yararcasına bir hayat yaşamış olması lazımdır.

    İşte insanların, onca zulme, mahrumiyete, işkenceye, korkutmaya ve tehdide rağmen, Hizmet Hareketi'nden ayrılmaması ve liderine inanması işte bundandır.

    Zaman cahiliye çağından farkı olmayan bir zaman.

    Bu zamandan yeni bir asr-ı saadet ancak ikinci bir sahabi misal ruhlarla olacaktır.

    Yaşadıklarımız, bu konuda beni ümitlendiriyor.

    Selam olsun zamanın sahabi misal kahramanlarına.
    10 Eki 2016 12:30
    YAZARIN SON YAZILARI