Darü’l Erkâm Ruhu

Mehmet Ali Şengül

Mehmet Ali Şengül

02 May 2018 10:30
  • Îman ve Kur’an Hizmeti, Efendimiz’in (sav) devr-i Risâlet’te binbir zorluk ve sıkıntılarla Erkam ibn-i Erkâm’ın (ra) evinde başlattığı, o günden bugüne devam edegelen bir hizmettir. Hz.Üstad’ın bir asır evvel, aynı zorluk ve aynı heyecanla devamını sağladığı bu hizmet-i îmaniye ve Kur’âniye, kıyâmete kadar devam edecektir.

    “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr, 9)

    Allah Resûlü’nün (sav) metot ve sistemi Kur’an’dı. Kur’ân-ı Azîmüşşân ise, Allah kelâmıdır. O Allah ki (cc); insanları, melekleri, cinleri, yerleri, gökleri, zerreleri, küreleri, semekleri, sistemleri yoktan var eden, mekândan münezzeh, şekilden müberrâ, isim ve sıfatlarıyla bilinen, eşsiz, nâmütenâhî kudret sâhibi zâttır.

    İnsanı kan pıhtısından yaratan, paha biçilmez kâbiliyet ve uzuvlarla donatan Allah (cc), kıyâmete kadar hükmü devâm edecek Kur’an-ı Müciz-ül Beyân’ı, Hâtem-ün Nebî ile şereflendirdiği nebiler Sultanı Efendiler Efendisi’ne (sav) Cibril (as) aracılığıyla göndermiş, böylece beşerin karanlık dünyasını O’nunla aydınlatmış ve ölü ruhları diriltmiştir.

    Allah (cc), Hakk’a hizmet şerefini lütfeylediği, Helâketler asrını, saâdet asrına tebdile muvaffak kıldığı Allah Resûlü’ne, “(Habîbim) Seni âlemlere rahmet olarak gönderdim’ buyurmuştur.

    Günümüzün gönül mîmarları, kara sevdâlıları; dünyâ vemâ fîhâ’ya takılmadan, aynı ruh, aynı aşk, aynı heyecan, ihlâs, samîmiyet, vefâ ve sadâkatla Allah’ın rızâsını esas maksat yaparak bu ilâhî emâneti, -ölüm pahasına da olsa- omuzlarında taşıma azim ve kararlılığı içindedirler.

    Onlar dünyâyı, âhireti kazanmanın bir vesîlesi olarak kabul edip ona, o ölçüde değer vermekte; Hak rızâsına gönül vererek îmanlarını, hizmetlerini istismâr etmeden hizmet etmektedirler.

    Kaderini îman ve Kur’an hizmetine adayan kadın-erkek bu îman kahramanları; sâhip oldukları bütün imkânları, âhiret hayatlarına yatırım yapma niyetiyle, muhtaç gönüllere hakîkatleri duyurabilmek için çırpınmakta, bu vesileyle sorumluluklarının hakkını vermeye çalışmaktadırlar.

    Onlar; Beyt-ü Hüdâ olan insan kalbine, varlık sebebi anne babayı, evlatları, kardeşleri, aşîretleri değil, dünyânın altını gümüşü ve villaları da değil; o kalbe Allah korkusu ve Allah sevgisinin girmesini esas alarak, hizmetlerini ona göre tanzim etmeye çalışmaktadırlar.

    Îman ve Kur’an hizmetine gönül verenler, meşru dâirede sevilmesi gereken her şeyi; Allah’tan dolayı severler ve onlara o ölçüde değer verip haklarına saygıda kusur etmezler.

    Onlar; kalbe îmanı, sevgiyi koyanın sadece Allah olduğu şuurunda olmanın yanında, Allah’ın yerleştirdiği bu îmânı Allah’tan başka kimsenin yerinden söküp almaya muktedir olmadığının da farkındadırlar. Onlar; canlarını, mallarını, evlatlarını, makam ve mevkîlerini, hak bildikleri o yüce mefkûre yolunda fedâ ederler, ama îmanlarına aslâ dokundurmazlar.

    Böylesine îman ve Kur’ân’a, insanlık hizmeti ve dünyâ barışına kendinilerini adamış; silahı, tankları, uçak savarları silah fabrikaları ve depoları bulunmayan, bir değil, bin değil, on bin yüzbin değil, bu milyonlarca mâsum insanlara iftirâ ve yalan isnatlarla ‘terör örgütü’ yaftası atanlar; devlet gücünü arkalarına alarak kendi kurdukları ‘mafya ve terör’ ile mâsum insanları karalamakta, onlara meşrû hakları olan yaşamayı bile çok görmektedirler.

    Zâlimler, ihânet şebekeleri; -İslâm’ı ve îmânı istismâr ederek- halkı kimlik yanılmasıyla kandırmakta ve korkuyla sindirmektedirler. Onların, böylesine geçici, uyduruk plan ve projeleri varsa; âdil ve hakîm Allah’ın da bir gün, onların bu planlarını alt-üst edecek bir planı ve projesi var olduğunda şüphe yoktur. Sabırla bekleyip göreceğiz..

    Peygamber olmadan önce Muhammed-ül Emin’ olarak kabul ettikleri, kâinatın yaratılış vesilesi, insanlığın iftihar Tablosu ve beşerin en son rehberi Hz.Muhammed’i (sav) tanımayan, bilmeyen, dinlemeyen, sineleri gayz, kin ve nefretle dolu, o dönemin nice şakîleri, ihânet şebekeleri, Efendimiz’in (sav) ve Sahâbe Efendilerimiz’in (r.anhüm) yollarını kestiler, her türlü ezâ ve cefâya maruz bıraktılar.

    On dört asır sonra bugün de; kimseye zararı olmayan, sözde suçları sadece kâinâtı ve kendilerini yaratan Allah’a ve Resûlüllah’a iman etmek ve muhtaç olan insanlara hakîkatleri sevdirmekten başka dertleri olmayan mâsum, mazlum, garip ve fakir insanlara yapmadıkları zulüm, etmedikleri kötülük bırakmamaktadırlar.

    O günden bugüne kadar her asrın kahramanları, her türlü mihnet ve sıkıntılara katlanarak, Allah ve Resûlüllah’a âit emâneti günümüze kadar taşımışlar ve bizlere emânet etmişlerdir.

    Bugüne kadar ehl-i îman; meşrebi, mesleği ne olursa olsun, hâlis, muhlis, fedâkâr ve cefakârca îman ve Kur’an hizmetine sâhip çıkarak, dinin haysiyet ve şerefine dokundurmamışlardır.

    Bir bahçenin gülleri gibi, güzelliği paylaşmışlar, vefâ ve sadâkâtle, hâlis bir niyetle Allah’ın rızâsına ve rahmetine tâlip olmuşlar, yer-gök arası kadar geniş cennetlere doğru koşup hizmet ederken, birbirlerini kıskanmadan, kimsenin önünü kesmeden hak yolda yarışmışlardır.

    Îman ve Kur’an dâvâsında, her dönem birileri öncü kuvvet olarak hizmeti önde götürmüş, diğerleri geri planda destekçi olmuşlardır. Her biri bunu Allah’ın takdîri olarak değerlendirmiş, hisselerine râzı olmuşlardır.

    Önde gidenler, şayet gurura kibire kapılmışlar ise, sevap bakımından en geride olanlardan daha geriye düşmüş, en arkada olanlar ihlâs, tevâzu ve mahviyetlerinden dolayı sevap bakımından en öne geçmişlerdir.

    Ne var ki, îman ve Kur’an düşmanları her devirde ehli imanı değişik oyunlar, isnat ve iftirâlarla birbirine düşürüp kendi güçlerini öne çıkarmışlardır. Böylece en büyük darbeyi, inananların şahsında dine, İslâm’a vurmuşlardır.

    Yirminci asırda, helâket ve felâketlerin zirve yaptığı bir dönemde Hz.Üstad, tıpkı saâdet asrında olduğu gibi Darü’l Erkam ruhuna sahip evlerde bir bir talebe yetiştirerek, hapishâneleri medrese-i Yusûfiye hâline getirmiş, dağlarda kuşların bile yuvalarında tüneyip uykuya daldığı saatlerde o, ağaçların dallarında bir kuş gibi ümmet-i Muhammed’in (sav) derdiyle yanmış, sabahlara kadar gözyaşı döküp Hz.Nuh’un (as) insanları kurtuluşa dâvet etiiği gibi, Barla gölü’nün dağlarında insanlığı ‘Sefîne-i Muhammediye’ye dâvet etmiştir. ‘Bana şuna buna niçin sataşıyorsun diyorlar, farkında değilim. Alevleri göklere yükselen bir yangın var. İçinde evlâtlarım yanıyor...’ ifâdeleriyle de hâlini arz etmiştir.

    Nerdeyse bir asır sonra bu yangını, içinde yanan nesli gören başka bir bağrı yanık Zât, eline tulumbasını almış, küfür ve dalâlet yangınını söndürmeye, nesli kurtarmaya çalışırken, kürsülerden, minberlerden feryat edip yangını haber vermiştir.

    Bu sesi duyanlar kovasını almış, hortumuna sarılmış, dünyâ çapındaki bu yangını söndürmeye, nesli kurtarmaya koşarken; tıpkı devr-i Risâlet’te Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, Utbe ve Şeybeler’in karşı koyduğu gibi bu gün de, asrın Ebu Cehilleri, ibn-i Selülleri, ehl-i imanın, itfâiye memurlarının yolunu kesmekte, onlara her türlü zulmü revâ görmektedirler.

    Bu imtihan dünyasında, herkes karakteri neyi gerektiriyorsa onu yapacaktır, yapmaktadır. Bugün kâfir küfrünün, mü’min îmânının, münâfıkta nifakının gereğini yapmaktadır.

    En üzücü tarafı ise, mü’minler îmanlarının gereğini yapmaları gerekirken, kardeşlerini sırtından hançerleyip kalbinden vurmakta, kâfir, zâlim ve münâfıkların işini kolaylaştırmaktadırlar.

    Mazlum, mağdur, mahkûm, mahcur ve gaybûbet içinde; çocuk, kadın, hasta, ihtiyar dinlemeden, suçlu suçsuz ayırmadan; bıçak taşımayan, karıncağa basmayan, şefkât ve merhamet kahramanı ülkenin en faziletli insanlarını ezmekte, üzmekte, âileleri parçalayıp yuvaları yıkmakta, çocuklar çığlık atıp anneler feryat etmektedir.

    Bugün ömrünün baharını yaşayan gençler, beklemedikleri, hayallerinden geçirmedikleri böylesine zulüm ve ihânetler karşısında cinnet getirip intihar etmekte, günlük yiyeceğini temin edemeyen kadın ve çocuklar aç olarak sabahlamakta, neneler dedeler korkudan torunlarını bağrına basamamakta ve öpüp koklayamamaktadırlar.

    Kur’ân-ı Azimüşşan’da; “...Allah sabredenleri sever”(Âl-i imran, 146), “...Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 153) buyuran Allah (cc); elbette bunları biliyor, görüyor, duyuyor. Âdil-i mutlak olan Allah, Hakîmdir. Abes ve lüzumsuz hiç bir şey yapmaz. Dolayısıyla mü’minlere Cennet’i, Cemâlullah’ı lütfedecek, zâlimleri de ebedî Cehennem’le cezâlandıracaktır. ‘Cennet ucuz değil, Cehennem ise lüzumsuz değil.’

    Fânî olan dünyânın musîbetleri bâkî olamaz. Bugüne kadar olanlar geçti, bu da geçecek! O gün dünyâya sığmayan zâlimler, zulmedenler, bu gün sesleri solukları çıkmadan bir metrelik kabirde yatıyorlar. Bugün hayatta olan zâlimleri de kabir ağzını açmış, sabırsızlıkla beklemektedir. ‘Yaşasın zâlimler için Cehennem!’

    Buna rağmen hizmet erleri, kendilerine en büyük zulmü, kötülüğü yapanlardan bile Cehennem ile intikam almayı düşünmezler, düşünmemektedirler. Liyâkatı olanlara hidâyet dilerler. Liyâkatı olmayanlara karşı da, Allah’tan daha şefkâtli ve merhametli olamıyacaklarını bilmekte ve onları Allah’a havâle etmektedirler.

    Îman ve Kur’an hizmetinin vazîfesi, yangından insan kurtarmaktır. Ortalığı fitne ve fesâda boğmak isteyenlere karşı ıslahçı olmaktır. Bu hareketin mensupları, gayr-i samîmi tenkitlere karşı kulaklarını kapatmakta ve ağızlarını açmamakta ve kendilerine düşen vazifeyi yapmaya gayret etmektedirler. Onlar;

    “Allah bize yeter O ne güzel vekildir” (Âl-i İmran, 173)

    “Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah’adır” (Fâtiha, 1)

    “(Ya Rabbi) Yalnız sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz” (Fâtiha, 4) der, hallerini Allah’a arz ederler.

    “İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nâil olanlar!” (Tevbe, 20)

    “Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlarını ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzab, 23)

    “Allah, böylece (sözlerine) sadık kalanları, doğruluklarına karşılık ödüllendirecek, münafıkları da dilerse azâba uğratacak veya tövbe nasib edip tövbelerini kabul buyuracaktır. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Ahzab, 24)

    Îman’ın temel erkânı, İslâm’ın temel prensipleri, emir ve yasakları, haram ve helal sınırları dışında eksikler ve kusurlara karşı samîmi tekliflere şûranın kapıları ondört küsur asırdır ardına kadar açıktır. Tenkitlerle değil, samîmi tekliflerle gelinmelidir. Vahdet-i rûhiyeyi sarsıcı değil, kardeşlik rûhunu besleyici ve ‘i’sar’ ruhunu güçlendirmeye gayret edilmelidir.

    02 May 2018 10:30
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR