Ulucanlar Cezaevi'nde 12 Eylül


Pazar günü, Gönüllerde Birlik Vakfı'nın düzenlediği '12 Eylül-Görülmüştür' programı için Ulucanlar Cezaevi'ndeydim. 30 yıl önceki hallerini hatırladığım eski dostlarla birlikte. Normal bir hayat yaşayanlar, 30 yıl sonra mezun oldukları okulda toplanır, sıralara oturur ve eski güzel günleri yâd ederler. Bizler eski okul sıraları yerine müzeye dönüştürülen bir cezaevinin avlusunda buluşuyor ve eski kötü günlerin hesabını soruyoruz. Tam karşımızdaki duvarda, voltaya çıkan tutukluların okuyup ezberledikleri eski günlerden kalan kocaman bir yazı duruyor: 'Hürriyetini kaybettin; Onurunu kaybetme'. Bizler, hürriyetimizi kaybettik, ama onurumuzu kaybetmedik. 31 yıl önce koskoca bir nesli vahşice ezen ve yok etmeye azmeden cuntacılar her şeylerini kaybettiler. Bu cuntacıların zürriyetinden üç-dört kuşak sonra gelecek olanlar bile peşinen onurlarını kaybetmiş olacaklar. Köşe bucak her yerde büyük dedelerinin darbeci olduğunu saklayarak yaşayacaklar. Benim cezaevi günlerim Mamak'la sınırlı. Ulucanlar'a sadece iki kardeşimi ziyaret etmek için gelmiştim. Koca hapishane restore edilerek müzeye çevrilmiş. Asıl hali muhafaza edilmediği, sağı solu çok fazla düzeltildiği için kötü bir restorasyon olmuş. Meşhur Sinop Cezaevi, olduğu gibi muhafaza edildiği için daha anlamlı bir müze görünümünde. Yine de kapıaltını, ziyaret yerlerini, koğuşları, zindanı ve hücreleri dolaşırken cezaevinde yatmanın nasıl bir şey olduğunu hissediyorsunuz. Necip Fazıl'dan Halikarnas Balıkçısı'na, Ahmet Tevfik Ozan'dan Oral Çalışlar'a kimler yatmamış ki? Bir ülke kendi aydınına neden bu kadar zulmeder? Ya hemen girişte, orijinal haliyle sergilenen üç ayaklı darağacı ve yağlı urganda hayatına son verilen gençler. 50'li yaşların sonuna yaklaşmak, geçmişe daha olgun ve mesafeli bakmayı getirmiyor. İçimizde hâlâ dinmemiş bir öfke, kızgınlık, bilemediniz kırgınlık var. Bir nesil bu hapishanelerde ömrünü tüketmemeliydi. En cesuru, en atağı, en yeteneklisi, en iddialısı idiler. Onların enerjilerini darbe şartları oluşturmak için kullananlar, bugün onursuz darbeciler olarak hatırlanıyorlar. Kendimizi, bizim başlatmadığımız bir kavganın içinde bulduk. Sonra üzerimizden bir silindir geçti. Durduk, bir yandan çile çekerken bir yandan da ne olduğunu anlamaya çalıştık. Bugün hesabını soruyoruz. Kim için? Bizden sonraki nesiller için. Gönüllerde Birlik Vakfı'nın, 2. Koğuş'un volta yerinde düzenlediği panelde hesaplaşmayı hepimiz adına Servet Avcı yaptı. 'Düzen'le 'devlet' arasında yaptığımız ayırımı sorgulayarak ve senaryosunu yazdığı belgeselle. Ülkücüler uzun süre kendilerine yapılan işkenceleri gündeme getirmediler. Şikâyetçi olmadılar. Sıkıyönetim mahkemelerinde sadece bir kişinin söylediği 'bizler hapisteyiz, ama fikrimiz iktidarda' sözünün altında ezildiler. Aradan geçen 31 yılda iktidarda bir fikrin değil, sadece silahın olduğunu, elinde silahla bu işi sık sık yapmaya yeltenen müptezel darbecilerin tetikte beklediğini öğrendiler. En fazla kara tahtanın önünde arkası dönük olarak tek ayak üzerinde bekleme cezası almaya müstahak olan gençler, hayatlarını idam sehpalarında tamamladılar. Gerçekten cinayet işleyenler, katliamlar gerçekleştirenler sonrasında işkenceciler olarak mesleklerini sürdürdüler. Aradan tam 31 yıl geçti. Çok zayiat verdik. Bizler değil, ülke kaybetti. Şimdi toparlandık. Yeni nesillerin bizim başımızdan geçenleri öğrenmelerine gerek yok. Sadece bizim kendimize ve bizden sonraki nesillere karşı vazifemizi yerine getirmemiz lâzım. Onurlarını ebediyen kaybeden darbecilerin, bir daha akıllarından benzer şeametleri geçirmelerini engellemek. Bizler yandık. Neyse ki yanarken aydınlattık.
<< Önceki Haber Ulucanlar Cezaevi'nde 12 Eylül Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:  
ÖNE ÇIKAN HABERLER