Uğurlama


Gri bir sıradanlıkla kuşatılmıştık hepimiz. Dıştan başka bir şey görmeyip, içindeki büyüklüklere, ihtişamlara, derinliklere ulaşamayan ruhlar gibi, sürekli karanlıklar içinde bocalayıp duruyor ve bir türlü hasretlerden, buhranlardan kurtulamıyorduk. Ki bu bizim rutinimizdi. Kendi içimizdeki ışığın solması, aydınlığın yitirilmesiyle kendi zulmetimizi başka ve sun'i güneşlerde aradık durduk. Bilmemek kadar fena ne olabilir ki, durumumuzu bilmiyorduk, acınasılığın farkında bile değildik. Her yıl, her yıl yaşıyorduk bu acı deneyimi. Ne ki uzuyordu kabahatlerimizin gölgeleri ve kısalıyordu ömrümüz. Ve sen geldin, tam zamanında. Hep öyle yapardın çünkü... Hiç savsaklamadın randevularını, hiç geç kalmadın buluşmalara. Söylediğin vakitte, söylediğin yere geldin eteğinde cömert hediyeler ve cennet rengi gecelerle... Biz kıymetini bilemedik çoğu zaman! Elbette her şey süt liman değildi, her ne kadar dokunduğun her şey bahar-bahçeye dönüşse de, vardı hâlâ; kinle-nefretle oturup kalkan, iman ve tevekkül karşısında bulantılar yaşayan, ışığa lânetler yağdıran, sevgiye, muhabbete, savaş ilan eden... Ama sen bütün aydınlığın, bütün uhrevî tılsımın ile bize kendi dilinle fısıldadın hakikati. Açlığı mesela... Sadece mideyle ilgili olmadığını hatırlattın açlığın. Ruhların açlığı, vicdanların açlığı. İnsanlığın merhamete, rikkate, şefkate olan açlığını hatırlattın olanca heybetinle. Ve bir bebeği emziren anne şefkatiyle tutup bizi, kinlerimizi, nefretlerimizi rahmetin o hayal gibi esintili ikliminde erittin. Kubbeler senin aşkınla çınladı, sineler senin sevginle inledi, sana ait sevda terennümleri tüm ufkumuzu sardı. Aşağıdan yukarı kafile kafile niyazlar, nazlar, yakarışlar yükseldi, yukarıdan aşağı sağanak sağanak rahmet, mağfiret, bereket... Tabiri caizse, melekler yoruldu müminlerin sinesi ile Rableri arasında mekik dokumaktan. İçli bir sevdanın meyvesi gibi salkım salkım sarktın secdelerden. Ne zaman uzandıysak, oradaydı ellerin. Ellerin ki rahmeti avuç avuç indirirdi semadan. Şanslılar da vardı tabii... Kadınlar-erkekler, gençler-ihtiyarlar, bilenler-bilmeyenler, sıradan insanlar-bilgeler senin aydınlattığın gündüz ve gecelerde, zariflerden zarif halleri ve incelerden ince tavırlarıyla masallarda olduğundan daha parlak bir şekilde bu mübarek zamanın mânevî güzelliklerine büründüler, inanmış olma mehâbetini bir peçe gibi yüzlerine asıp, gözlerini ötelerin ışıklarıyla açıp-kapattılar... Gezdikleri her yere senin koku ve rengini çalar, duygularının derinliklerinde âdeta uhrevileşir ve birer melek kesilirler. Onların çehrelerinde, minarelerdeki mahyaları, sokaklardaki kandilleri, sanki onların süzülmüş bakışları, saçılmış incileri, dağılmış duyguları sanır; sanır ve onları, hayalinde rûhânileri resmettiği gibi görürdük.Korkarım ki biz o şanslılardan olamadık... Şimdi gidiyorsun... Ve biz yine, buruk bir eksiklik hissediyoruz ruhlarımızda. Oysa ne de çok hazırlanmıştık sana, 'bu kez' demiştik, 'bu sefer layıkıyla karşılayacağız onu, hiç olmazsa bu defa tam olarak hissedeceğiz tüm benliğimizle...' Yine yarım kaldı, yine tam misafir edemedik seni, tam ağırlayamadık sinelerimizde... Bu itibarla da, mahcup bir pişmanlık ile yüzüne bakamıyoruz yine. Bizi terk etmeni hiç istemiyoruz ama bir bir gelen her şeyin sırası gelince bir bir gittiği gibi, senin de gitmen gerektiğini idrak ediyoruz. Bayramı coşkuyla yaşarken utanıp sıkılacağız belki, hak etmediğimize inandığımız bir hediyeyi nasıl baş tacı ederiz utanıp sıkılmadan? Ve biliyoruz, seneye yine geleceksin, tıpkı söz verdiğin gibi. Bundan eminiz. İçimizi kendimizle ilgili bir kuşku korkusu kaplamakta; ya biz burada olamazsak! Ardından bir damla gözyaşı dökebiliyoruz ancak seni uğurlamak için. Hasretle... Not: Tüm okurların bayramlarını tebrik ederim.

Haber Etiketleri:  
ÖNE ÇIKAN HABERLER