Ortadoğu'nun BOP'u?


Artık hepimiz anlamış olmalıyız: Önemli tarihi, dini, coğrafi, kültürel ve ekonomik alakalarla bağlı olduğumuz Ortadoğu'da büyük bir siyasi deprem yaşanıyor. Ve bunun yol açtığı tsunamiden kimse nasipsiz kalmayacak. Değişim dalgasının; uzunca bir aradan sonra vize duvarlarını yıkıp turist, öğrenci, işadamı olarak gidip gelmeye başladığımız; karşılıklı önyargılardan yavaş yavaş kurtulduğumuz bir döneme rastlaması şans. Daha önce olsa, barutsuz yakalanacaktık. Yine de akademik camiadan medyaya, devletten topluma bölgenin problemlerini anlayıp çözüm önerecek; gerektiğinde müdahale edecek imkân ve entelektüel birikime henüz sahip değiliz. Yine de bölge insanı nezdindeki kredimiz olan ecdat yadigarı şuuraltı müktesebat, 1 Mart tezkeresinden 'one minute' olayına uluslararası arenada Türkiye'nin aldığı tavırlar ve yaşadığımız demokratik/ekonomik değişim tecrübesi nedeniyle dikkatler üzerimizde. Bu, sadece iftihar edilecek bir tablo değil, aynı zamanda büyük sorumluluk. Şüphesiz Tunus, Mısır ve Libya derken her ülke için ayrı politikalar geliştirmeye, sağlıklı bir geçişe yardımcı olmaya çalışıyoruz, çalışacağız. Bunu yaparken, her ülkenin özgün şartlarıyla karşılaşacak ve bazen de aynı tavrı alamadığımız için çifte standart eleştirisine muhatap olacağız. Bu hiper dinamik ortamda, ilham kaynağı olarak görülen; bölgede değişimden korkmayan tek ülke olan ve 8-9 yıldır tutarlı biçimde yönetimlere değişimi öneren Türkiye'yi, bölgeyi kuşatan bir vizyonun inşasına öncülük etme sorumluluğu bekliyor. Malum, Lawrence'dan neo-conların Büyük Ortadoğu Projesi'ne (BOP), bölge için çok proje geliştirildi. Bazısı uygulandı, bazısı rafta kaldı. Ama hiçbiri çözüm olmadı, aksine mevcut sorunları doğurdu. Peki, bu değişim fırsatının yeni anomalilere dönüşmemesi için Ortadoğu ilk kez kendi BOP'unu oluşturabilir mi? Her krizde itfaiyeci gibi koşturan Türkiye, bu vizyonun inşasına yardım edemez mi? Çünkü basitçe varsayıldığı gibi, bölgedeki tek problem, Arap-İsrail çatışması ve Ortadoğu-Batı gerilimi değil. Sömürgecilik ve Soğuk Savaş'ın oluşturduğu suni bölünmeleri, siyasi yapıları ve gerilimleri hâlâ bünyesinde barındıran bölge, farklı gerilimlere gebe. Dünya güçlerinin çıkar çatışmalarının yanı sıra bölge içinde ülkeler arası, mezhepler arası, sınıflar arası, etnik gruplar arası birçok çatışma potansiyeli mevcut. Her biri patladığında dış müdahaleyi davet eden bu sorunların çözülerek, özgür/müreffeh Ortadoğu idealine nasıl ulaşılacağına dair ortak değerler ise yok. Tam da bu yüzden Soğuk Savaş'ın iki kutbu SSCB ile ABD'nin de içinde yer aldığı, birbirlerini yok etmeye endeksli komünist ve kapitalist 35 ülkenin, ilişkilerinde asgari değerleri belirlemek üzere başlattığı Helsinki süreci benzeri bir çabaya ihtiyaç var. 1975'te imzalanan Helsinki Nihai Senedi ile ete kemiğe bürünen ve sonra AGİT'i doğuran bu süreçte uzlaşılan 10 ilkeden bazıları şunlardı: İnsan haklarına, düşünce, inanç, teşebbüs özgürlüğüne saygı; sınırların değişmezliği; sorunların barışçı yolla çözümü; uluslararası hukuki yükümlülüklere riayet... Ortadoğu'dan akil adamları veya siyasileri kapsayacak böyle bir girişimde Türkiye'nin bir şansı da bölge çapında sevilen simaları Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun zaten uzun zamandır belli ilkelere vurgu yapıyor olması. Geleceğin Ortadoğu'suna yön verecek ilkeleri her fırsatta dile getiren Davutoğlu, son süreçte üç platformda da ilkeleri hatırlattı: Münih Güvenlik Konferansı, El Cezire Forumu, Değişim Liderleri Zirvesi. Merak edenler için bir kısmını hatırlatalım: Özgürlük/güvenlik dengesinin sağlanması, bölgesel kader birliği anlayışının güçlenmesi, kurumların korunması, şeffaflık, hesap verebilirlik, yönetimde temsil, karşılıklı ekonomik bağımlılık, sınırları ve toprak bütünlüğünü koruyarak her türlü temasın artırılması, çok kültürlülük, yabancı müdahalelere karşı çıkılması, ihtilafların çözümünde güç kullanmanın reddi... Tabii, ne kadar objektif ve iyi niyetli de olsa, bu Türkiye'nin vizyonu. Yapılması gereken, sayılan ilkeleri ve Helsinki sürecini dikkate alarak, dünya gerçeklerini de unutmadan bunu bir Ortadoğu vizyonuna dönüştürmek. Yani bölgenin yerli BOP'unu yazmak. Çok mu ütopik? Unutmayın, her güzel şey bir hayalle başlar! Dağdan haber var: Dağ başında akreditasyona uğrayan muhabirimiz Lütfi Aykurt'un dramını anlatan, 'Dağda kalsam beni kurtarır mısın Paşam?' başlıklı yazı bu sütunda yayınlanınca büyük infiale yol açtı. Beklentimiz, zamanın Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un sadece 'Pardon, hata yapmışız' demesiydi. Maalesef o, sözü çoğaltmayı tercih etti. Daha vahimi, bu muameleyi yapan Albay Mazlum Koçoğlu, özür dilemek yerine Lütfi'den tazminat istedi. Şimdi bu talebin reddedildiğini öğrendik. Yargıya teşekkür ediyor, Genelkurmay'dan hâlâ özür bekliyoruz.
<< Önceki Haber Ortadoğu'nun BOP'u? Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER