İçselleştirmek ve bütünlük hakikati


Âletleri, âlet hükmündeki değişken tezâhürleri belli etiket kalıplarına oturtmaya çalışmanın anlamı yok. Kendinize göre bir dünya yapamazsınız. Her şeyi yeşile boyamanız ne mümkündür ne doğrudur. Engeli, çengeli, zarureti, elverişsizlikleri, iniş-çıkışları, kıvrımları ve çeşitli renkleri olmayan dümdüz yaşayış güzergâhları oluşturmak mûhaldir. Gerekenlerin mümkün olanını yaptığınız zaman doğruyu yapmış olursunuz. Yaşamanıza yetecek kadar düşünemiyorsanız, yol gösterecek yahut yol göstermeye katkı sunacak kadar düşünmeyi hiç beceremezsiniz. "Avam" deyip geçmenin bazı açılardan büyük mahzurları vardır. O 'avam'a yansımayan, (bir derecede yansımayan) düşünce, düşünce değildir. Bireyi insanı atlayarak yol bulamazsınız. İdeolojilerin ve ideolojik yorum yakıştırmalarının temel hatası budur. Böylelerini sahilde bir kenara çekilip kumdan saraylar yapan çocuklara benzetesim geliyor. Hayat, hiçbir kalıbın ve sarayın içine sığmaz; ama senin içine, yüreğine sığar. Özüyle, coşkusuyla sığar ve sana bütünlük şuuru ve sezgisi kazandırır. Sonra; buyursun, engeller, çengeller... Düşünürsün, mümkün olan çözümleri üretirsin. İstikamet üzereysen, "metot ve sentez" donanımını edinmişsen, üretirsin. Fakat tepkisel genellemeler, kategorik darlıklar, bütün gözetmeyen keskin ve uçkun soyutlamalar, "hepsi yanlıştır", "hepsi doğrudur" bağlanışları ve reddiyeleri; düşünce üretiminin önünü keser. Zaruretler, sıkıntılar, engeller değil; işte bunlar keser. O bitti, bu bitti, şimdi yenisi var... Bir yaklaşım böyle... Bittiyse, yanlışmış ve yetersizmiş, kalıcı fikri değerlere varamamış ki bitti. Ama 'yeni'nin sıhhat alameti nedir ki? Yaklaşım aynı ise o da bitecek, geriye bir şey bırakmadan. "Evet ama böyle böyle gelişme sağlanır." Hayır, sağlanmaz. Gelişme sağlanması için "kalıcı birikim" zenginliğine ihtiyaç vardır. O birikim var da görülemiyor ve gösterilemiyor ise, o da ayrı bir meseledir. Tefekkürün şartı olan "kalıcı yönleri hakim" eserler üretmeye önem verilmedi. Nadiren üretilenler de cazip bulunmadı. O yönleri de olan eserlerin, sadece yanılgıya çok yakın tarafları öne çıkarıldı. Bir tercüme furyası kolaycılık zaaflarını şaha kaldırdı. Kırılma noktası olan 27 Mayıs'tan sonra, 1960'lı 1970'li yıllar, baraj kapakları açılmış gibi değil, duvarları patlamış gibi; atları 'yokuş aşağı yuvarlanan araba'nın arkasına bağladı, yani aksiyon düşüncenin önüne geçti ve düşünce üretme işi "ithal ikamesi" gibi 'şipşakçı düşünce ikamesi'ne dönüştü. Solda da sağda da öyleydi. Düşünmek için; durmak, derinleşme derecesinde geniş ufuklara açılmak, lazımdır. Veya şu bu biçimlendirme kalıplarına ve kavramsal soyutlamaların gecekondularına aslen bütünlükle ilgili olan hakikat tezahürlerini ve verilerini tıkıştırmak ne yorumdur, ne de düşünce. Nefes nefese sürdürülen tepkisel koşuların, azık heybesini "tıkıştırma yorumlarıyla" doldurma metotsuzluğu yerine, şu veya bu müşahhas tezahürleri bile değil, hayatın ve hakikatin bütününü içselleştirip; o dolgunluğun ifade olunabilenlerini, göz nuruyla, sorumluluk ürperişleriyle, ihtiyacı duyulan farklı bir üslupla, daha doğrusu yeni bir "kavramlar düzeni" telakkisiyle damla damla sunabilme işidir düşünce üretmek. Yetersiz olanları bile, yapabildikleri kadarını böyle yaptı... Bir atıfta bulunmadan geçemeyeceğim. Bir insan her şeyi bilemez; fıtraten mümkün değil: Öyleyse "ya her şeyi biliyorum, ya da hiçbir şeyi" sözü niçin söylendi? Bu söz, bir metot dersinin ifadesidir. "Bütünü içselleştirme" metodunun eğitimidir. Böyle dersler ancak o kadar açılabilir. Alan alır, alamayana açarsan zaten şaşırır. Hitap, düşünce erbabınadır, yani özeldir. Burada öyledir. Bütünü içselleştiren, her konuda konuşma (hele hele müstahzar üretme!) cesaretini kendinde bulamaz. O sadece ufkun genişliğini işaretler bu yöndeki davetini seslendirir, sonra da kendi nasîbinin ve misyonunun gayretini yaşamaya devam eder.
<< Önceki Haber İçselleştirmek ve bütünlük hakikati Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:  
ÖNE ÇIKAN HABERLER