Bu kitabı okuyacaksınız!

Bu kitapta, herbiri içinize taş gibi oturacak, belki yeme-içmeden, gülüp eğlenmekten alıkoyacak müthiş hayat hikâyeleri var.

Bu kitabı okuyacaksınız!

Tam da, “ne yazayım, ne yazayım” diye kara kara düşünürken kargocu genç, yarım sayfa ebadında külrengi zarf içinde, ne ince, ne de kalın bir zarf getirip bıraktı; sonra masanın üzerinde duran akide şekeri kavanozundan istihkakını alıp gitti. “Yine o davetiyelerden biri” diye düşündüm. Taşrada yaşadığımı bilmeyen basın danışmanları aracılığı ile gazeteye gönderilen çeşitli davetiyeler, bana bu yüzden hep iş olup bittikten birkaç gün sonra gelir; ben de, “yine geç kaldınız be” diye pişkinliğe verip gülerim. Onlardan değildi; zarfın üstündeki damgada Bayburt yazısı okunuyordu; meraklandım. * Ey yayınevleri, ey senaryo yazarları, ey televizyoncular, ey yazar-çizer takımı; ey romancılar, hikayeciler... Ey gazeteci milleti, ey “vurur, iki günde Bağdat’ta atlarımızı sularız” diyerek kahve köşelerinde, sokak çenelerinde asıp-kesen, herkesi aynı hizaya gelmeye davet edip elalemin vatanseverlik numarasını öğrenmeye merak salan arslan-kaplan takımı... Ey millet... Zarftan ne çıktı biliyor musunuz? * Kitap desem, kitap değil; broşür desem hiç değil; matbaacı tabiriyle bir forma tutarında, dışı karton kapaklı, forma ortasından zımbayla kapağa tutturulmuş minimini bir kitap. Lakin demir leblebi. Yazarı Ahmet Aker. Yaşı 48. Bayburt’ta Eczacılıkla uğraşır. Mesleği yazarlık değil fakat oturup bir kitap yazmış; “Yaşanmış Seferberlik Hikâyeleri”. * Kitabın hepsi 44 sayfa. Bayburt’ta Özer Matbaacılıkta basılmış. Kapak neyse, fakat sayfa düzeni, hurufat, sayfa ayarları berbat (Özer matbaacılık kusura bakmasın fakat öyle). Baskı yeri, baskı tarihi, İSBN numarası filan hak getire. Korsan baskı diyeceğim, yanlış anlayacaksınız. Korsan baskı değil, usûle uyulmadan basılmış bir matbû evrak diyelim. Çelimsiz, alçak gönüllü, amatör işi.. Fakat demir leblebi... Ben oturup hemen okudum; inşallah sizler de okuyacaksınız fakat kimbilir ne zaman? Çünkü bu kitabın: 1-Yeniden yazılmaya (Ahmet Aker kardeşim kusura bakmasın; bu işte daha eli eğimli birinin yardımını alması lazım çünkü kusura bakılacak zamanda değiliz. Bu kitabı herkes okumalı!) 2-Yeniden yayınlanmaya (Özer matbaacılık bir kere daha kusura bakmasın fakat bu güzel eser, daha fazla teknik ilgiyi hak ediyor) 3-Mümkün ise biraz daha genişletilmeye, 4-Ve iyi bir şekilde tanıtılmaya ihtiyacı var. * Diyeceksiniz ki şimdi, “Aa meraklandık ayol; ne yazıyor bu kitapta ki ortalığı velveleye veriyorsun!” Söyleyim. Bu kitapta, herbiri içinize taş gibi oturacak, belki yeme-içmeden, gülüp eğlenmekten alıkoyacak müthiş hayat hikâyeleri var. Hayat hikâyesi az gelir, gerçekler, taş gibi, zehir gibi gerçekler... Seferberlik deyince zihnimizde beliren sisli, pek de belirgin olmayan acılı günlerin muğlaklığından keskin bir kılıç gibi sıyrılan hayat-ı hakikiyye sahneleri. Açlık, ayrılık, gurbet, yokluk... Kimi zaman dehşet, hatta vahşet... Çile, çile, çile... Seferberlik; çok değil, bundan doksan sene önce büyük dedelerimizin, ninelerimizin yaşamak zorunda kaldığı akıl almaz işler... Savaş cephesinin değil, cephenin ardında gündelik hayatın içinde olup biten acılı işler; ki... * Tamam, içlerinden birini özetleyeyim sizler için: Uzak cephelerden koparak Gümüşhane’de bir araya gelen üç-beş yorgun savaşçı, memleketleri Bayburt’a dönmek için vasıta arıyorlar. Mevsim kış. Neticede bir kızakçı ile bir miktar para karşılığı anlaşıyorlar. İçlerinde Veli diye birinin parası olmadığı için kenarda mahzun beklemektedir. Arkadaşları onun da parasını denkleştirip kızağa biniyorlar. Başlıyorlar karda yol almaya (yazar, “Biraz rahatlayınca kendi varlıklarının farkına varmışlardı.” diyor; bunun nasıl bir şey olduğunu tahayyül edebilir misiniz?) Memleket havası, türkü, tütün derken akşam karanlığı çöküyor fakat içlerinde takip ediliyormuş gibi bir his! Çok geçmeden ilk kurt sürüsü görünüyor. Seferberlik imkansızlıkları sebebiyle defnedilemediği için açıkta kalakalan cesetleri kemiren kurt sürüleri, nasıl bir açlık içinde olmalı ki kızağın peşine düşüyor, sabırla yiyeceklerini takib ediyorlar. Kızaktakilerde silah yok; hiçbir şey yok. -Halka olalım, herkes birbirine sıkıca yapışsın! diyor birisi, öyle yapıyorlar. Dört bir yandan üstlerine saldıran aç kurtlarla boğuşmaya başlıyorlar. Kızakçı ise kurtlardan fırsat bulabildiğinde atları kamçılıyor fakat kızak kara saplandığı için güç bela kımıldanabiliyor. Onbeş dakika kadar boğuşma sürdükten sonra kurtlar, Veli’yi kızaktan aşağı alıyorlar! “Zavallının vadiyi inleten yürek yakıcı feryatları kesildiğinde gecenin karanlığı içinde kurtlar bir süre görünmez oldular.” s. 12 Aradan bir saat geçiyor; sağ kurtulanlar üzüntü ile sevinç arasında. Canları kurtuldu fakat Veli’yi kurda kaptırdılar ya! Fakat yanlış hesap! Yeni bir kurt sürüsü daha saldırıyor. Uzatmayalım, o kanlı boğuşma sonunda üç kişiyi daha kızaktan çekip götürüyor kurtlar. İçlerinde en kuvvetlisi, en çok boğuşanı Salih Pehlivan yara bere içinde Bayburt’a vasıl oluyor. Yakınları sevinçle karşılıyorlar Salih Pehlivan’ı, yaralarını sarıyorlar. Üç gün... beş gün... Salih Pehlivan kendinde bir tuhaflık hissediyor, bir huzursuzluk, bir gariplik... Yakınlarına diyor ki, “Eğer bu korktuğum şey ise, beni vakit geçirmeden bağlayacaksınız; kimseye zararım dokunmasın!” Hastalanıyor, yatağa düşüyor. Bir çanak süt veriyorlar, “Bu kanı bana niçin içiriyorsunuz?” diye reddedince anlıyorlar! Salih Pehlivan’ı kalın iplerle bağlayıp evinin bacasından sarkıtıyorlar ve üzerine kül eliyorlar! AHMET TURAN ALKAN/ZAMAN
<< Önceki Haber Bu kitabı okuyacaksınız! Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER