Ruhunu kiraya verenlerin büyük dramı!

Seyfi Mert

Seyfi Mert

05 Eki 2017 10:39
  • “Çünkü entelektüel ihanet, bir ruh hali değil, 
    karakterin dökülüş biçimidir.”
    (Paul Auster)

    ‘Kolektif Narsizm’ diye bir şey var sevgili okur. Totaliter her rejimde topluma hâkim olan bir illet bu. Başta 28 Şubat olmak üzere, her darbe döneminde baş tacı edilmiş olan bir hastalıktan bahsediyoruz. Bugünlerde ise belki Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir şiddet ve yaygınlıkta, üstelik dindarlık, vatanseverlik, kahramanlık kisvesiyle yapılıyor bu. 

    Meltem Cumbul isimli sanatçımız, popülaritesini sanatından değil, PR’ından alan ve sanattan ziyade ahbap yaren ilişkileriyle kendine kariyer inşa etmiş kişilik. Bu hanım kızımız Adana festivalinde sunuculuk yaparken, ödül için sahneye gelen Semih Kaplanoğlu’nun uzattığı eli sıkmamış. Kendince protesto etmiş. 

    En hafif tabiriyle nezaketsizlik olarak nitelendirilebilecek olan bu terbiyesizliğin hem PR hem de kariyer planlaması açısından farklı boyutları olduğundan eminim. Ancak bu konuları deşmenin Cumbul’dan başka kimseye zerre kadar faydası olmadığını düşünüyorum. Haddizatında Sayın Cumbul’un Erdoğan’ı desteklediği için kızdığı ve protesto ettiği Kaplanoğlu’ndan çok bir farkı olmadığını, ona el uzatmayı reddederken, bir süre önce kendisinin bizzat Erdoğan’ın elini sıktığını biliyoruz. Keza Kaplanoğlu da PR konusunda aşağı yukarı aynı düzeyde Cumbul ile. O nedenle bu meseleyi uzattıkça uzatıyor. Aklı başında ve kalıbının insanı olsa, şimdiye işine bakmıştı çoktan. 

    Meselenin, yetenek, düşünce, sanat, protesto ve samimiyetle uzak yakın alakası yok anlayacağınız. İki taraf da samimi değil, iki taraf da, tüccar…
     
    Aklı sıra tavır alıyor, duruş sergiliyorlar… 

    Bir çarpıklığı başka bir pespayelik ile kapatamazsınız ki…

    Semih Kaplanoğlu enteresan bir isim. Çektiği filmler, belki çok kişi tarafından izlenmez, belki ismi halk nezdinde bir kıymet ifade etmez ama Türk sineması adına önemlidir diye düşünmüşümdür hep. Ancak kişiliğiyle ilgili aynı şekilde olumlu kanaate sahip değilim ne yazık ki!

    Zaten AKP iktidarına bu sebeple teşekkür etmeliyiz, zira bizim adam sandığımız, duruşuyla, entelektüel kişiliğiyle, adamlığıyla saygı duyduğumuz pek çok ismin üzerindeki makyajı döküverdi. 

    Sadece Kaplanoğlu ve eşi İpekçi değil, Atilla, Engin, Alatlı, Haşmet vs, belki onlarca demokrat, hoşgörülü, aydın denebilecek kişinin taşıdığı ruh tıynetini de ortaya çıkardı Erdoğan. Hepsinin bir bedeli, bir ücreti olduğunu tarihe gösterdi. 

    Etyen Mahçupyan’a ne diyebiliriz ki şimdi?

    Düne kadar meselelere bakışı, duruşu ve cesareti ile takdir toplayan Mahçupyan’ın son birkaç yılki savrulmasındaki hüznü kitaplar bile taşıyamaz..

    Semih Kaplanoğlu protesto edilmesine haklı olarak tepki gösteriyor. 

    Kaplanoğlu’nu beğenmeyebilirsiniz. Sanatını, kişiliğini, duruşunu eleştirmek de hakkınız. 

    Ancak bir film festivalinde sunucu olmayı kabul etmişseniz, ya görevinizi adam gibi yapacaksınız ya da o sahneye adım atmayacaksınız. Bu kadar net!

    Yok efendim, benimle aynı görüş, duruş bilmem ne gargaraları işin fasarya kısmındandır. 

    Bu arada ülke solcularına has bir savrulma olarak “Eh o da vaktiyle Kusturica’yı yuhalatmıştı!” gibi bir karşı argüman geliştirmesi ayrıyeten komik ve trajik…

    Beni esas şaşırtan ise Kaplanoğlu’nun eşi Leyla İpekçi’nin kendini tutamayıp bu tartışmaya, entelektüel birikimini malzeme ederek dalmasıydı. Yani değer mi üç kuruşluk para ve çekim imkanına karşılık terazinin karşı kefesine kişiliği, entelektüel namusu ve vicdanı yerleştirmeye!

    Değer mi?

    Kaplanoğlu’nun Kusturica’yı eleştirmesi ve protesto etmesiyle, Cumbul’un tavrı arasında bir benzerlik kuramayız. Ancak Kaplanoğlu’nu başka bir tutarsızlıkla itham etmek mümkün. 

    Anlatayım:
    İsrail’e karşı yürütülen Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar Kampanyası (BDS; Boycott, Divestment and Sanctions) 170’i aşkın Filistinli ve Yahudi örgütün 2005’te yaptıkları bir çağrıyla başlamıştı. Boykotun hedefi İsrail’in 1967’de işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesi, Filistinli mültecilerin BM’nin 194 sayılı kararı uyarınca yurtlarına geri dönme hakkının tanınması ve İsrail yurttaşı Filistinlilere yönelik her türlü ayrımcılığın son bulmasıydı.

    Boykotun akademik ve kültürel ayağı PACBI’nin (Filistinli, İsrail’e Karşı Akademik ve Kültürel Boykot Kampanyası) çağrısını sahiplenen sanatçılar arasında Ken Loach, John Berger, Neve Gordon, İlan Pappe, Udi Aloni ve Naomi Klein gibi isimler var; Elvis Costello, Santana, Meg Ryan, Dustin Hoffman… gibi birçok sanatçı da çağrıya uyarak İsrail programlarını iptal etti. Hatta Neve Gordon, İlan Pappe gibi Yahudi akademisyenler ‘gerekirse bizi de boykot edin’ diyecek kadar bu kampanyayı sahiplenmişlerdi… 

    Hayfa Film Festivali var. İsrail devletinin markalaşma ve meşrulaşma çabalarının önemli araçlarından biridir bu organizasyon. 

    Semih Kaplanoğlu, Bal filmiyle bu festivale katıldı. Kusturica’yı Boşnak kıyımını eleştirmemekle kınayan Kaplanoğlu, Yahudi destekçisi bir film festivaline katılmakta sakınca görmediği gibi, ödül de almıştı. Tüm tepkilere rağmen, bildiğim kadarıyla ödülü geri filan da vermedi. 

    Düşünsenize zulüm, soykırım, devlet terörü hakkında bu kadar hassassınız ama bir yerde ödül alırken, üstelik katil ve terörist bir devlet size ödül verirken, çok değil üç-beş kilometre uzağınızda Filistinliler o anda bile katlediliyor. 

    Sizin samimiyetiniz de kuşku duymayıp da ne yapacağız ki!

    Devletimiz sanatın üzerindeki prangaları kaldırmayı hiçbir zaman düşünmedi. Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir çöreklenme ile adeta talan edilen bir devlet var şu anda. Geçmişte de çok öyle örnek gösterilecek bir yapı yoktu ama en azından göstermelik de olsa bir hakkaniyet peşinde koşuluyordu. Şimdi ise doğrudan partizanca yapılan atamalar, tercihler söz konusu. Üstelik eşeğinizin yularını teslim etmeyeceğiniz kerameti kendinden menkul (Kaplanoğlu bu cümleden beridir) kişiler yapıyor bu soygun ve talanı. 

    Devlet sanattan ziyade dilenci seviyor. Sanatçılar da sanatları için dilenmeyi artık temel karaktere dönüştürmüş durumdalar. 
    Öyle olmasa her fırsatta Tayyip Erdoğan ve Milli Görüş’e küfreden Nazif Tunç isimli şahsın jürilerde ne işi var. Ülkücü kökenlidir kendisi. Ama çok iyi biliyor ki ekmek Tayyip’in ağzında. Daha doğrusu iki dudağı arasında. 

    Ya da İsmail Güneş… Düne kadar TRT dahil etmediği küfür, tepki göstermediği AKP’li yoktu. O da ülkücü kökenden geliyor. Bir sinema filmi için ruhunu çoktan sattı bile İsmail Güneş. Ermeni Meselesi ile ilgili filmini çekti, istediğini aldı ama yetmeyecek ödediği bedel. Bunların hepsi birbirini de çok iyi tanıyor ama sevmiyorlar. Menfaat işbirliği var şu anda. Ulufesi kesilen bir anda azgın muhalife dönüşüyor bu sebeple. Bunlar ideolojilerini bir yere park edip ekmek peşinde koşanlar. Bir de her devrin güzelleri var.

    Laiklerle laik, askerlerle militan, dincilerle mümin görünen profesyonel çakallar. Bu devir aynı zamanda onların da devri. (Yine Kaplanoğlu’nu bu parantezini dışında tutuyorum) 

    Semih Kaplanoğlu ve Leyla İpekçi karakterleri ise başka ve çok daha tehlikeli modeller. Çıkarcılığı münevverlik sosuna bulayarak yürütüyorlar gemilerini. Tıpkı Barbarosoğlu, Eraslan gibi… Bunlar militan olmayan, entel yandaş. Salih Tuna mesela militan, Ahmet Kekeç keza.. Bunlar ön saflarda vuruşarak kazanıyorlar ekmeklerini. Ve anlaşılabilecek bir durum bu. Ö. Albayrak, A. Olgun F. Özkan, H. Kökçe gibi profesyonel vasat altı goygoycular ise ayrı bir kümedir.  Nihal ve Elif ise ayrı birer vaka. Hilal ise tarih kitaplarına girecek kadar derinlemesine incelenmesi gereken bir olgu. O bambaşka, geleceğin bilim insanları iyice analiz ederler sanırım. 

    Ancak Kaplanoğlu ve İpekçi tayfası yukarıdaki hiçbir gruba girmeyen bambaşka bir modelleme örneği. Birer entelektüel ikiyüzlülük muskasıdırlar adeta. Hem hassas, hem münevver, hem vicdanlı görünüp, hem de dönemin muktedirine yalakalıkta rakip tanımayacaksın! Kolay bir şey değil bu, herkes beceremez. Bir film için değil eğilmek, yerlerde sürünmeyi kabul edeceksin. Beceremiyor işte, Halime, Özlem, Fadime vesaire.

    Kimse kusura bakmasın ama fikir fahişeliği (Tabir Necip Fazıl’a aittir) denen illet bile bundan daha seviyeli görünüyor. 

    Dönelim mevzumuza, dağılmasın. 

    Bakanlık her sene ‘destek’ adı altında ulufe dağıtır. Nicedir yapar bunu ve bununla övünür. Sanatçılar da asla şikayet etmez bundan. Bir tane sanatçı bile, ‘Kardeşim biz sadaka istemiyoruz, sinemadan alınan vergi düşürülsün, film çekmek ucuz olsun, halk sinemaya gitmeye teşvik edilsin’ filan demez. Ahbap yaren bulunarak bütçeden ‘ne tırtıklarım’ çabası alıp gider. Bunun için kurulan lobi şirketleri var. Hele hele bu AKP döneminde partili pek çok yüzdeci var bu işi yapan. Mesut Uçakan isimli bir yönetmen, vaktiyle “Büyük paraları başkasına veriyorsunuz bize kırıntı kalıyor” diye serzenişte bulunmuştu da TRT dizisi vererek susturdular onu da. 

    Tabii beş kuruş etmeyecek bir iş çıkardı ve bir süreliğine susacaktır sanırım!

    2014 yılında devlet toplam 32 filme, 15 milyon TL yardım dağıttı. Semih Kaplanoğlu’nun son projesi Buğday tam 1.750.000 TL destek almaya hak kazandı. Toplam bütçenin onda biri. Diğer astronomik rakam ise AKP’nin reklamcısı Özkul-Özhan Eren Kardeşler’in Çanakkale projesine verildi: birmilyonyediyüzellibin… Tele…

    İki kişi toplam bütçenin 5’de birini aldı, kalanı 30 film aralarında paylaştı. 

    Kaplanoğlu bir önceki filmi Yumurta’ya da 300 bin TL destek almıştı. Aradaki farkı nasıl ödeyecekleri belliydi Kaplanoğlu-İpekçi çiftinin. Ki otoriteyi tam olarak memnun etmeseler de bu konuda ellerinden geleni yaptılar. 

    Bir kere şahane sustular, sonra Leyla Hanım sıklıkla o naif üslubuyla muktediri şahane güzelledi… 

    Ne yani, zulümden, vicdansızlıktan, hırsızlıktan, ahlaksızlıktan bahsedecek değildi ya. Birmilyonyediyüzellibin bu, az para mı?
    Az tabi, çok az hem de… Bir vicdan için çok az, birikim, yetenek için yok denebilecek kadar az bir meblağdır bu. 

    Şunun farkındayım: Herkesten bir Zeki Demirkubuz, bir Nuri Bilge Ceylan duruşu beklemek hayalciliktir. Herkes Onur Ünlü gibi de olamaz. Ancak en azından Osman Sınav kadar olamaz mıydı bu kişiler, kendi aralarında tartışmalılar bence. Bir araya geldiklerinde “Bu Ahmet çakalı yine Tayyip ile arayla adamlar koyup projeyi kapmış, Bosna’da çekilecekmiş” türünden birbirinin kuyruğuna basmalar yerine daha vicdanlı, daha onurlu işler kovalasalar mesela!

    Ve çok kötü bir yalancı maalesef Kaplanoğlu. Filmine yapılan desteğin “geri ödemeli” olduğunu söylüyor. Yani aldığı parayı geri verecek zannediyoruz. 

    Düpedüz yalan söylüyor yani. 

    Evet bakanlığın destek maddesi şöyle: 
    “Yapım Desteği  MADDE 17 : (Değişik: RG-7/9/2010-27695) Yapım desteği; sinema filminin yapım öncesi hazırlık aşamasından, gösteriminin yapılabileceği hale getirilmesine kadar geçen tüm yapım aşamalarının desteklenmesi amacıyla doğrudan veya dolaylı şekilde ve sadece geri ödemeli olarak sağlanır.”

    Ne kadar onurlu, afili duruyor değil mi? Acele etmeyin sakın…

    Hemen birkaç madde aşağıya bakıyoruz: 

    “Madde 20: (Değişik: RG-24/12/2013-28861) Filmin, yapım giderlerini karşılayacak miktarda gelir elde edememesi halinde, film yapımcısının başvurusu üzerine yeminli mali müşavir raporunun incelenerek talebin yerinde görülmesi durumunda geri ödemeli destekler Bakanlıkça geri ödemesiz sayılır.”

    Yani şunu demek istiyor: “Filmin para kazanamazsa, geri ödeme filan yok!”

    Soru şudur: Semih Kaplanoğlu’nun bugüne kadar çektiği filmlerden hiç para kazanan olmuş mudur?

    Belki kendisi bizi bu konuda aydınlatır ve bakanlığa yaptığı geri ödemelerin belgelerini kamuoyu ile paylaşır. 

    Üstelik bakanlık ne olur ne olmaz diyerek, bazı yönetmenlere ayrıcalık olsun diye geri ödememe şartına başka kurallar da ekledi. 

    Mesela yabancı bazı festivallere katılmak!

    Diyelim Berlin ya da Cannes festivaline katıldınız, geri ödemeniz otomatikman düşüyor. 

    Dolayısıyla şöyle yapıyorsunuz; bakanlıktan yardım talep ederken bütçeyi şişiyorsunuz, sözgelimi 4 milyonluk projenizi 20 milyon TL gösterip 2 milyon yardım alıyorsunuz. Bu paranın bir kısmını Avrupa’daki festival lobilerine harcıyorsunuz ve filminizi bu festivallere kabul ediyorsunuz. 100 bin Avro harcayıp 2 milyon TL kazanıyorsunuz. 

    Böyle ballı kazanç nerede var sevgili okur?

    Çok uzadı yazı, toplamak lazım. 

    Bakalım bugünkü Türkiye manzarasına. Siyasi parti liderleri, vekilleri hapishanelerde ne ile suçlandıkları bile belli değil.

    Gazeteciler, hukukçular, yazarlar içerde. Yahu yüzlerce bebek var hapiste bebek! Leyla İpekçi’nin o kadife inceliğindeki vicdanı bu bebekler için tek cümle etti mi? 

    Tarihte görülmemiş bir adalet deformasyonu yaşanıyor, hukuk ayaklar altında. İktidar medyası ahlaksızlık şahikasını her gün bir eşik yukarı taşıyor. 

    Adam kayırmacılık, cahillik, iftira, yalan, jurnal, tetikçilik, fişleme gırla..

    İnsanlar hiç olmadığı kadar korkuyorlar herkesten ve her şeyden. 

    Bir ihbar ile hayatınız her an kayabilir çünkü. 

    Hukuk bitmiş, eğitim bitmiş, ekonomi yerlerde yatıyor. Hoşgörü, medya bitik. 

    Düşmanlık, ötekileştirme devlet politikası oldu artık. Partili olmayana hayat hakkı yok. Öylesi bir rejimden rahatsızlık duymamak bence problemli ama anlaşılmaz değil. 

    Nihayetinde avamsanız ekmek, havassanız sanat üretimi derdindesinizdir. 

    Anlaşılabilir yani. 

    Ama bu ucuzluğunuzu başka şeylerle setretmeyin en azından. 

    Bakın aşağıdaki satırları yıllar önce NTV’de bizzat Kaplanoğlu’ndan izlemiştim: 
    “Şu düşünceyi kabul etmeyelim; 'sanatçının insan tarafı ayrı yönetmen tarafı ayrıdır' gibi bir ayrım olamaz. Bu ayrım bizi o zaman o özürlere, o bahanelere götürür.''

    Biri zalimin kucağına oturup sanatını icra etmeye çabalayan bir zavallı, öteki ise vasatlığını ancak sığındığı ideoloji limanında gizleyebilen bir beyhude kişilik. Ve biz bu ikilinin arasında hangisi daha saçma diye düşünmemiz lazım, haklı olan yok çünkü!

    Seyfi Mert

    05 Eki 2017 10:39
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR