Şikayetler Karşısında 'Zamanında Önlem!'

Prof.Dr.Muhittin AKGÜL

Prof.Dr.Muhittin AKGÜL

25 Tem 2020 12:33
  • İslam’da idarecilik, en zor ve ağır görevlerdendir. İdarecilik, yetkili olmakla birlikte aynı zamanda sorumluluk gerektiren bir iştir. Her bir işte olduğu gibi idarecilikte de liyakat esastır. Nitekim Allah Resûlü’nün (s.a.s.), emirlik talebinde bulunan amcası Abbas’a; “Bu vazife istenilmez verilir” ifadesi de bu hakikati vurgulamaktadır. Bundan dolayıdır ki, genellikle sahabiler de idarecilik gibi bir sorumluluğu üstlenmekten kaçınmışlardır.

    Yönetici olmak, menfaat elde etme makamı değildir. Yönetici olmak, başkalarına tepeden emretme yeri değildir. Yönetici olmak, la yüs’el olup (sorgulanamaz, sorulamaz) ve kimseye hesap vermez yeri de değildir. Yönetici olmak, sorumlu olduğu yetki alanından hesaba çekilmek demektir. 

    Allah Teâla (c.c.), peygamberlerine dahi vazifelerini yapıp yapmadığı hususunda hesap soracağını bildirmektedir. Bundandır ki, Allah Resûlü (s.a.s.) peygamber olma sorumluluğunu tüm ağırlığıyla omuzlarında hissetmiş ve bundan dolayı da uykuları kaçarcasına rahatsızlık duymuştur. Bunun dışa yansıması olarak da sorumluluk karşısında hüzünlenmiş, ağlamış, dağlara, ovalara çıkmış ve sonunda Kur’ân’ın iki ayrı yerindeki şu benzer hitaplarla teskin edilmiştir:

    “Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların hepsinin iman etmesi derdine düşeceksin ve nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!” (Kehf Sûresi 6). 

    Sorumluluk şuurunun verdiği ağır yük karşısında, özellikle Hz. Ebubekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) gibi Resûlullah’a (s.a.s.) çok yakın büyüklerin, hem yaşadıkları ve hem de tarihe mal olmuş pekçok sözleri vardır.   

    Bu yazıda kısaca Hz. Ömer’in (r.a.) sorumluluk gereği atamalarda dikkat ettiği bir iki hususu hatırlatmak istiyorum. Hz. Ömer’in (r.a.) en önemli yönlerinden birisi, şüphesiz ki dönemindeki valilerle ilgili uygulamalarıdır. Vali, o dönemde bulunduğu coğrafyanın her şeyinden sorumlu bir devlet başkanı demekti. O, valilerle ilgili olarak sadece en güvenilir ve makam peşinde koşmayacak olanları seçmekle yetinmez, aynı zamanda ciddi bir denetim mekanizması kurar, atadığı valileri yakından sıkı takipte tutar, özellikle de gelir-gider düzeylerini izler, halkın görüşlerine baş vurur, şikayetleri dinler ve titizlikle onları araştırırdı. En küçük bir tereddüt ve şikâyet karşısında, hemen devreye “hakkın hatırı âlidir” prensibini koyar ve varsa şayet herhangi menfi bir durum, vakit geçirmeden de onu azlederdi.

    Bu ölçülerden birisi, atadığı kimselerin, atandığı yerlerde, hem kendilerinin hem de aile ve çocuklarının, toplumla olan ilişkisiydi. Atanan insanlar, asla kendilerini diğer insanlardan üstün ya da farklı göremez, kurallara en fazla onların riayet etmesi beklenirdi. İdareci olmak, hiçbir zaman atanan kişi, ailesi ve akrabalarına bir ayrıcalık kazandırmazdı, kazandırmamalıydı. Şayet yetkiyi aşan, kötüye kullanan, kendisine ayrıcalık yapan birisine denk gelir, haber alır veya konuyla ilgili kendisine herhangi bir şikâyet ulaşırsa, onun kimliğine bakmaz ve hemen onu istikamete ve doğru yola davet ederdi. Zira Hz. Ömer (r.a.), atadığı insanların yaptıkları bütün işlerden kendisinin de dolaylı olarak sorumlu olacağını hiç mi hiç aklından çıkarmazdı.

    Nitekim Allah Resûlü’nün (s.a.s.): “Kıyamet günü insanlar arasında, Allah'ın en sevmediği ve meclis bakımından en uzağında bulunan kimse, zalim idarecidir.” (Tirmizî, Ahkam 4) sözü, konuyla ilgili hatırlatmalardan sadece birisiydi.

    “Biz işlerimize, ne onu talep edeni, ne de ona hırs göstereni tayin ederiz.” (Buhârî, Ahkam 7; Müslim, İmâret 14, 15) sözü de, göreve getirilenlerin psikolojilerini mutlaka dikkate alma adına önemli bir prensibe dikkat çekiyordu. 

    Yine Allah Resûlü (s.a.s.)  kendini hırslarına kaptırmış bir idareciyi, aç kurtlara benzetmiş ve şu uyarıda bulunmuştur: “Mala ve makama düşkün bir adamın dinine verdiği zarar, bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarardan daha büyüktür.” (Tirmizî, Zühd 43).

    Hz. Ömer’in (r.a.), Mısır vâlisi olarak atadığı Amr b. As’ın oğlu, katıldığı bir at yarışında, müsabakayı Hıristiyan Kıpti/Mısırlılardan bir çocuk kazanmıştı. Bu duruma kızan As’ın oğlu: “Sen nasıl bir valinin oğlunu geçersin!” deyip, ona bir tokat vurmuştu. Mısırlı çocuk bu duruma üzülüp, babasına şikâyet etmişti. Babası, valiye giderek Amr’ın oğlundan şikâyetçi oldu. Ancak Amr b. As, nedense işi biraz ağırdan aldı. Fakat çocuğun babası işin peşini bırakmayarak durumu Hz. Ömer’e (r.a.) anlattı. Hz. Ömer, kendisinden haber beklemesini söyleyerek vali Amr b. As ve oğlunu derhal Medine’ye çağırttı. 

    Hem şikâyette bulunan kişi, hem de Amr b. As ve oğlu, halifenin huzurunda bir araya getirildiler. Şikâyetler yeniden huzurda dinlendi ve kesinleştirilmiş oldu. Sonunda Hz. Ömer (r.a.) yüzüne vurulan gence: “Hadi, şimdi sen de valinin oğluna, sana tokat attığı gibi tokatla!” dedi. Arkasından valinin başındaki sarığı da açtırıp: “Oğlu, babasının makamından güç alarak bunu yaptı. Ona da vur” dedi.

    Bu söz karşısında duraksayan genç: “Hayır, ben bana vurana vurdum. Bu benim için yeterlidir” diyerek bundan imtina etti. Ve sonra da Hz. Ömer (r.a.), Amr b. As’a dönerek, şu tarihi ve her dönemdeki idareciye küpe olacak sözü söyledi: “Annelerinin hür olarak doğurduğu insanları, sizler ne zaman köleleştirdiniz?” 

    Hz. Ömer’in (r.a.) şiddetle karşı çıktığı konulardan birisi de, akrabaların yönetici ya da idarecinin isim ve itibarını kullanarak, devlet imkânlarından faydalanmaları, onun üzerinden iş elde etmeleri ve kazançlar sağlamalarıydı. Bir defasında Hz. Ömer’in iki oğlu, Irak’taki bir savaşa katılmışlardı. Savaştan sonra da Basra Valisi onlara ticaret yapma ayrıcalığı sağlamıştı. Bu durumdan haberdar olan Hz. Ömer (r.a.), hemen çocuklarını çağırarak durum tespitinde bulundu. Valinin bu imkânları, diğer kimselere de sağlayıp sağlamadığını sordu. Bu imkânların, sadece Hz. Ömer’in (r.a.) çocuklarına sağlandığını öğrenince de çocuklarına, yine şu unutulmaz tavsiyeyi yaptı: 

    “Demek bunu size halifenin çocukları ve akrabaları olduğunuz için yaptılar! Bu işten kazandığınız bütün geliri, devlet hazinesine iade edin!” 

    Yukarıdaki her iki uygulamada da, kıyamete kadar gelecek devlet adamları ve yöneticiler için alınması gereken hayati dersler vardır. Başta da belirtildiği gibi, idarecilik, yöneticilik, imâmet gibi görevler, ayrıcalıklı bir makam değildir. İnsanların bu konumları, hiçbir zaman ne idareciye, ne de onun evlat ve akrabalarına, bir üstünlük ve ayrıcalık vermez. Aksine onların, diğer insanlardan daha fazla dikkat etmelerini gerektirir. Zira onlar, toplumdaki insanların gözlerinin sürekli üzerinde olduğu ve bir kurumu temsil eden kimselerdir.

    Hem devlet, hem sivil toplum ve hem de gönüllü kurum ya da kuruluşlar için, Hz. Ömer’in (r.a.), idareciler, atananlar ve onların yakınlarıyla ilgili yaptığı bu uygulama, kurumların ve temsil edilen dâvaların, uzun ömürlü ayakta sağlam kalabilmesi adına vaz geçilmez ölçülerdendir. Hatta sivil yapı ve gönüllü kuruluşlarda, bu hassasiyet daha da önem kazanmaktadır. Zira devlette resmi kurallar geçerli iken, sivil ve gönüllü kurumlarda, gönüllülük esastır. Gönüllülükte de, önde görünenler, onların uygulama ve davranışları, büyük ve hayati bir öneme sahiptir.   

    Devletin içinde, bu prensipler görmezden gelindiğinde, devlet alt-üst olacağı gibi, gönüllü kurum ve kuruluşlarda ortaya çıktığında ise, o hareketler lekelenir, güveni kaybeder ve zamanla tarihin unutulan sayfaları arasına çabuk geçerler. 

    Ondandır ki, atanan insanlar, kesinlikle kendi başlarına buyruk olarak bırakılmamalı, haklarındaki şikâyet ya da söylentiler titizlikle takibe alınmalı ve gereken ne ise yerine getirilmelidir.

    Bunun temini adına da çok sıkı bir denetim mekanizması kurulmalı, şikâyetler vakit geçirilmeden dinlenmeli, bu görev fertlere değil de şuraya havale edilmeli, yönetimde şeffafiyet sağlanmalı, bu ilkelere uymayan ve yanlış yapanlar da, yakınlık, arkadaşlık, yoldaşlık vs. demeden görevden el çektirilmelidir.

    Bu insanların şahısları adına, atandıkları makamları kullanmasına asla müsaade edilmemelidir. Hatta ticaret, kazanç, elde edilecek birtakım imkânlar karşısında, bunların hem kendileri, hem de yakın çevreleri, diğer insanlara nispetle daha müstağni ve dikkatli davranmalı ve yaptıkları bir hatanın, kendilerine zararı olacağı gibi, ondan fazla olarak da, temsil ettikleri fikir ve hareketlere geleceğini unutmamalıdırlar.

    Prof. Dr. Muhittin AKGÜL
    25 Tem 2020 12:33
    YAZARIN SON YAZILARI