Ramazan ve Yad-ı Cemil Olmak

Mevlüt Karakaplan

Mevlüt Karakaplan

07 May 2019 10:44
  • Ramazan ayı üzerine yazmak çoğu zaman nostalji yapmaktır şimdilerde. Ama Ramazan'ı kendi ufkunda yaşamak, hepsinden önemlisi. Çünkü bu ay her şeyden önce bir ibadet ayı; Kur'an ayı, namaz ayı, zekât ayı, oruç ayı… Bu sebeple Allah'a yaklaşmanın en ideal zamanıdır Ramazan. Kurbiyetin, kulluğun ve aynı zamanda safları sıklaştırıp uhuvveti muhkemleştirmenin zamanı.

    Dolayısı ile Ramazanı kendi gayesine uygun ve kendi ufkuna yaraşır şekilde yaşamaktır ideal olan. Fakat bazen de ''marifet iltifata tabiidir'' nevinden bazı araçlara ihtiyaç duyulabiliyor. Bu noktada nostaljiler bazen birer hüsn-ü misal bazen de aşk ve şevke vesile motivasyon unsuru olabiliyorlar.

    Biz, nesil olarak Ramazan'ı televizyonlardan hep ''yaz neslinden'' duyduk. Bu kuşak için oruç ayı her şeyden önce yaz demekti. Yazın o sıcak ve ferah akşamlarında herkes birbirlerine iftara gider, daha sonra köy ve şehir meydanlarında gerçekleşen Ramazan programları ve panayırları ile bir cümbüş meydana gelirdi.  Çocuklar için ise daha çok iftar sonrası eğlence ve etkinlikler anlamına gelen Ramazan, büyükler için de iftar, davet ve ziyaretleri ile teravih ve sahurlar demekti. Evet, o dönemin çocukluk bilinçaltının tasvir ve tezahürleri ile medyadan bize sunulan Ramazan portreleri özetle böyleydi.

    Fakat bizim nesil Ramazan’la daha farklı şekilde tanışmıştı. Müslüman toplumların büyük çoğunluğu köken olarak köylüdür ve çoğumuz itibariyle de öyleyiz. Şehirden ziyade köyde geçmiştir çocukluğumuz ve çocukluk anılarımızın çoğu köydür, köylüdür. Mesela ilk ciddi hatırladıklarım beş-altı yaşlarına tekabül eden Ramazanlardır. Kış mevsiminin en şiddetli dönemleriydi bu zamanlar. Fakat kışın donduruculuğunu sıcacık ediverirdi Ramazan. Doğunun uzun süre bitmeyen kış ayları, yerden metrelerce yükseklikte ve aylarca yerde kalan karları arasında Ramazan farklı bir iklim oluştururdu. Kışın zemheri soğuğu, ''on bir ayın Sultanı'nın ılıman iklimi ile akşamları yer değiştirdi. Çoğu zaman elektrik yok, evlerde çeşme yok, yol yok, su yok… Ama aile bireyleri ile ve sevdiklerimizle bir arada olduğumuzdan olsa gerek, dünyanın en güvenilir ve imkânı en bol yeri, dolayısıyla da yaşanmaya en değer yeri gibi gelirdi bize köyümüz. 

    Kardan dolayı yolu kesik olan köyümüzde çoğu zaman elektrikler de kesik olduğundan, kolayca akşam ezanını duyabilmek pek mümkün olmazdı. Günün en heyecanlı demi olan iftar saatlerinde iftar müjdesini büyüklere ulaştırmak, biz çocukların en zevkli eğlencesiydi. Bunu daha da eğlenceli hale getirmenin yollarını bulmuştuk kendimizce; zaten fazlaca yüksek olan karları yığın haline getirerek içini boşaltıp küçük mağaralar/evcikler yapıyorduk. Bu mağaramızın duvarından açtığımız küçük delikten (bizce evimizin penceresiydi o) ezanı duymaya çalışmak en ciddi işimiz, bu haberi evde iftarı bekleyen büyüklere ulaştırma yarışı ise en eğlenceli oyunumuzdu.

    Akşama kadar soğuktan dolayı sıkıcı geçen kış günleri, iftarın yaklaşmasıyla büyük canlılık kazanırdı. Evcek rahmetli babamın karları yara yara eve gelişini dört gözle beklerdik. Bu geliş bazen hayvanların bakımını bitirdikten sonraki bir geliş, bazen de köyün tek arabası olan o eski minibüsle ilçeden dönüşü şeklinde olurdu. Tabii ki ilçeden dönüşü bizim için daha heyecan vericiydi. Çünkü alışveriş yapmış olarak dönerdi ve bu, payımıza düşen bir şeylerin olma ihtimali demekti. Ayrıca elinde hep Ramazan pideleri ile dönerdi.  

    Bu leziz pidelerin iftara bir-iki saat kala köyü saran o kokusunu sanırım ömrüm boyunca unutamayacağım ve o kokuyu asla bulamayacağım da. Havanın iyice sertleşmeye başladığı akşam üzerlerinde köyün bütün evlerinin bacalarında yanan sobaların dumanı tüter ve bu dumana da iftar için hazırlanan yemeklerin enfes kokusu eşlik ederdi. Hele buna ilçeden inen babaların getirdiği pide kokuları da eklendi mi, bu manzara şimdilerden bakınca tam da cennetin tasviri idi benim için. Ve sonra ezanı beklemek için sokaklara doluşan çocukların cıvıltısı adeta uykuya dalmış olan köyün dirildiği izlenimini oluştururdu.

    Evlerin içinde de ortam bir başkaydı.  Bir taraftan sobanın üzerinde pişen iftar yemeklerinin kokuları, bir yandan kurulan sofra ve kış sebzelerinin kokusu, diğer taraftan da kışı sarıl sıcak bir ortama çeviren sobanın sıcaklığı.  Ve aynı zamanda yine sobanın üzerinde kaynayan ve buharı buram buram tüten çayın kokusu… Evde çeşme olmadığından ablamın Rahmetli babamın eline abdest alması için ibrikle su döküşünü hatırlıyorum. Zar zor duyabileceğimiz bir sesle yayılan ''Allahuekber'' nidası sokaktaki cümbüşün bitiş işaretiydi. Sonrasında ise hayal meyal babamın karları yara yara teravihten dönüşü geliyor gözlerimin önüne. Ve uykulu gözlerle ama heyecanla kalkmayı beklediğimiz, içeriği değişse bile bunca yıldır bana göre kokusu değişmeyen sahurun kokusu…

    Şimdi hepsi birer Yâd-ı Cemil olup gittiler.

    Zor zamanlardan geçiyoruz. Bazılarımız her öğün yemeğini tedirgin yerken bazılarımız da köşe bucak saklanmak zorunda. Bazılarımız dört duvar arasında, bazılarımız ise gurbette; çocukluğunun geçtiği yerlerden çok uzaklarda. Bazılarımız maişet derdiyle kıvranırken bazılarımız da hastalıkların pençesinde…  Ama Ramazan zor-kolay ayırmadan her sene ziyareti ihmal etmiyor. Şimdi arkamıza dönüp de baktığımızda çocukluk anılarımızın en tatlı günlerinin önemli dilimini Ramazan anıları oluşturuyor. Belli ki, kendinden öncekileri hayırla yâd eden büyüklerimiz için de bu böyleymiş. Büyükleri onlara o günleri bıraktılar,  onlar da ufkumuzda ve efkârımızda ''hoş bir sada'' bırakan anlattığımız günleri bize hediye ettiler. Ve biz de çocukluğumuzdaki karın soğukluğuna rağmen, Ramazan’ı bize sıcacık ediveren büyüklerimizi hayırla yâd ediyoruz:  Rahmetli babam, rahmetli komşularımız, Rahmetlik ninelerimiz-dedelerimiz ve o güzel anılar…

    Mübarek ay yine de geldi ve kendine has iklim ve atmosferiyle o her yerde artık; Asya'da, Amerika'da, Avrupa'da, gurbette, memlekette… Onu her şartta yaşayıp yaşatabilirsek ancak anlayabilir ve anlamlandırabiliriz. Evet, belki çoğumuz gurbette, uzak diyarlarda yalnız başınayız, fakat Ramazan geldi işte. O uzakları yakınlaştıracak, bizi de kurbiyetle O'na yaklaştıracak. yüzünü çevirmiş gözümüzün içine bakan, ağzımızdan çıkacak iki çift söz bekleyen ve bu vesile ile hayatını anlamlandırmaya çalışan çocuklarımız var, ailemiz var, dostlarımız var.  Bizden evvelkilerin anılarıyla beraber yâd-ı cemil oldukları gibi, bize düşen de, Ramazan’la birlikte yâd-ı cemil olmaktır şimdi; bugünleri geleceğin dünyasına taşıyacak olan çocuklarda ''hoş bir sada'' bırakmak zamanıdır; kurbiyet uçağı ile uzakları yakınlaştırmak ve Allah’a yaklaşmak zamanıdır şimdi.
     Ve Ramazan ufkunda yaşamak zamanıdır şimdi…

    Mevlüt KARAKAPLAN 
     @mevlutkk13
    07 May 2019 10:44
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR