İslam-devlet ilişkisini yeniden düşünmek-5

Mevlüt Karakaplan

Mevlüt Karakaplan

10 Nis 2019 11:31
  • KUTSAL DEVLET VE KUTSAL SULTAN

    İlginç bir şekilde İslam tarihi ve İslam sosyoloji üzerine eğildiğimizde en dikkat çeken konuların başında toplumsal huzur ve düzen meselesi olduğunu görürüz. Bunun ilginç yanı ise bu mevzunun Allah'a imandan sonra neredeyse ilk sırada yer alıyor olmasıdır ve dolayısı ile ''tevhid'' dini için bu ilginç bir sonuçtur. Sağlıklı bir yaratıcı-kul ilişkisi için toplumsal düzen ve sükûnetin önemi elbette yadsınamaz. Fakat bu konunun kastettiğimiz önemi daha çok tarihsel uygulama sürecinde ağırlığını belirlemişe benziyor.  Bu konuda ifrat-tefrit dengesinin korunamamış olması İslam tarihinde despot devlet örneklerinin bolca görülmesinin başlıca sebeplerindendir. 

    Tarihte hükümetler, faaliyetleri gayr-i hukuki olsa bile, kendilerine itaati hep bu gerekçeye (devletin bütünlüğü ve toplumsal düzenin önemini öne sürerek) sığınarak talep ettiler. İtaatin ve ülkesel birlikteliğin ibadet boyutunu nazara vererek kendilerini meşrulaştırdılar. Oysa Abdurrahman Kurt'un da belirttiği gibi ''ibadet ve ritüeller bizi bir cemaat halinde bir araya getirmek ya da kaos durumunda akıl ve ruh sağlığımızı korumak için yapılır anlayışı'' dini bütünüyle pragmatik işlevi açısından ele aldığından, indirgemeci bir yaklaşım olur ve din, gerçekte ulviyetin veya kutsalın bir kısmını paylaşmak veya onlara katılmaktan çok, fert ve toplum için işlevsel bir güvenlik kapakçığı, toplumsal dayanışma veya gerilimi hafifletme aracı olarak görülmeye başlar. Nitekim tarihi uygulamalar bu iddiayı ispatlar bolca örnek bize sunmaktadır.

    Bu konuya epey kafa yormuş ve bu konuda pek çok çalışma yapmış mühim isimlerden birisi olan Ali Bulaç mevzuyla alakalı önemli tespitlerde bulunur. Ona göre İslam dünyasının doğudan Moğollar, batıdan Haçlılar ve daha sonra örgütlü Avrupa ülkelerinin saldırılarıyla karşı karşıya kalması, ister istemez askeri gücün daima üstün tutulmasına ve savaşçı kesimlere ayrıcalıklar tanınmasına yol açmıştır. Bu da, toplumda en önemli faaliyetin askeri güce transferi gibi yanlış bir tutumun ve bilgi, hukuk ve manevi önderliğin yerini militarizme bırakmasının başlıca nedenidir. Nitekim 18. Yüzyılda batı karşısında gerilemenin farkına varan Osmanlılar, çözümü öncelikle askeri hayatın canlandırılmasında aramışlardır. Moğol ve Haçlı saldırılarının getirdiği ve geliştirdiği koruma ve savunma ihtiyacının müslüman toplumda askeri bir sınıfın birtakım maddi ve psikolojik faktörlerle ön plana çıkması, maalesef İslam yönetim felsefesinin de derinden zedelenmesine yol açmıştır. İbn-Teymiyye gibi görüşlerinde radikal bir insanın dahi Moğol saldırılarını öne sürerek o günkü yönetimin adaletten çok güvenlik esasına dayanmasını yeterli sayması bu tarihsel sapmaya ilginç ve fakat talihsiz bir örnek teşkil eder.

    Esasında bu tutum dini olmaktan çok siyasi ve sosyolojik bir tutumdur. Oysa tarihte dinin devletler veya güç grupları tarafından savaşlarda, siyasette veya mücadelelerde farklı amaçlar için kullanıldığını veya suistimal edildiğini hepimiz yakından biliyoruz. Ve yine biliyoruz ki din, siyasi güçlerle ilişki içerisine girdiğinde ne yazık ki çoğu zaman ruhunu, yani manevi boyutunu kaybeder. Ama buna rağmen pek çok yerde toprak, egemenlik, siyasi nüfuz, siyasi gündem ve toplumun varlığını korumak adına yapılan sayısız kanlı mücadelede sürekli olarak din kullanılmaktadır. Bu durum, tarihleri açısından dinlerin çoğu için geçerlidir: Hristiyanlık, İslam, Yahudilik, Budizm, Hinduizm, Şintoizm ve geleneksel yerel dinleri de içeren diğer dinlerin de. Bu tespiti, Ortadoğu üzerine kapsamlı çalışmalar yapmış ve eski CIA çalışanı olan Graham Fuller de başarılı bir şekilde yapar.

    Her şeyden öte dogmatik mücadelelerin büyük imparatorlukların politikalarıyla ne kadar yakın bir ilişki içerisinde olduğunu görmemiz gerekir. Bu açıdan söz konusu olan devletlerin Müslüman olmaları, durumu değiştirmez. Çünkü neticede İslam da tamamen yeni ve muazzam bir medeniyete sahip olmasına rağmen içinde bulunduğu geniş çevrenin alışkanlıklarından etkilenerek gelişimini sürdürdü. Dolayısı ile İslam devletlerinde de, devletlerin tekelinde oluşan ve gelişen dini kurumlar, zamanlarının büyük kısmını geleneksel yapılarını muhafaza etmeye ayırdılar ve dolayısıyla yavaş yavaş gelenekselleşmeye başladılar.  Bu bağlamda geleneksellik, gücü etkileyen fikirleri tanımlamak ve kontrol etme hakkını ifade eder. Tabi ki bu noktada dini suçlamamalıyız, çünkü geleneksellik fıtri bir olgudur ve insanoğlunun yaşamının her alanında, tarihinde, felsefesinde, hatta biliminde bile hüküm sürer. 
    Bazı Pers ve Türk devletlerine yakından bakılırsa bu konuda daha net sonuçlar elde edilebilir. Mesela İran'da yönetimin başı olan Kisraların diğer bütün toplumsal sınıf ve tabakalara göre belirgin ayrıcalıkları vardır. A. Bulaç'ın aktardığına göre yaygın bir şekilde Kisraların damarlarında ''Tanrı''nın kanı akar ve vücutlarında kutsal, yani ilahi bir nesne içkin olarak bulunduğuna inanılır. Kisralar, bu özelliklerinden dolayı herhangi bir kanuna bağlı olmaksızın hukuk üstü bir konuma sahiptirler. Mesela onlar İnsanüstü varlıklar olduklarından, halk gelişigüzel onların adını ağzına alamaz. İnsanlar ancak dini metin ve şiirlerde onların ulviyetini dile getirirken isimlerini zikredebilirler. Üstelik bu krallar karşısında halk herhangi bir hakka sahip değilken, hükümdarlık sadece kralların soyundan gelen bir hanedana ait kutsal ve devredilemez bir haktır. Bu özellikleri dolayısıyla eğer ölen ''Kisra''nın yerine geçecek yetişkin bir erkek yoksa çocuk yaşta biri Kisra olur; eğer hanedanda hiç erkek çocuğu yoksa bu durumda hanedana mensup bir kız çocuğu hükümdar ilan edilir. Hint ve İran gibi kadim toplumlarda yönetimin meşruiyeti kutsal ve ilahi bir kaynağa dayandırıldığı görünür. Bu durumu Babil, Mısır ve Roma gibi devletlerde de ortak paydayı teşkil eder.

    Bu açıdan bakıldığında İslam devlet geleneğinde İslam öncesi ve tamamen belli bir kültürün anlayışı olan bu tür izlere fazlaca rastlanabileceği görülür. Krallara ve sultanlara çok büyük önem atfedilerek kutsallaştırılırlar. Sultanın ya da halifenin sözüne (istisna örnekler hariç) kesinlikle karşı gelinmez. Halifelik kısa süre içinde saltanata dönüşmüş ve bu durum kolayca benimsenmiştir. Ve en acısı ise, ulema kitaplarda ve teoride İslam'ın ideallerinden ve düsturlarından bahsederken yönetime karşı ise apayrı bir tutum takınarak mevcut yönetimi meşrulaştıracak argümanlar bulmaya çalışmasıdır. Şiilerdeki gibi bu problem Sünni-Osmanlı ulemasında da görülür. Bu şahıslar bir yandan halife olacak kişinin Kureyş'ten olması gerektiğini yazdıkları eserlerde şart koşarken, öbür taraftan bu sülaleden olmayan Osmanlı sultan-halifelerinin hizmetine giriyor ve başarıları için dua ediyor; sultanın "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" olduğunu söylüyorlardı.

    Osmanlı'ya olumsuz eleştiri getirmek muhafazakâr kesimin hedeflerine maruz kalmaya sebep olsa da, A.Bulaç'ın bu önemli saptamalarını gözden kaçırmamak gerekir; Osmanlı uleması devletle sıkı bağlarını sürdürmüştür. Hukuk alanında köklü çalışmaların yapılması ihtiyacının hissedilmesine rağmen, hukukun yaşayan organizma olmasına mani olan şey, dini yapılanması yer yer ''Bizantinizm''i hatırlatan Osmanlı'daki hâkim din-devlet ilişkisi, kısaca dinin devlete bağlı olması ve ulemanın devlet içinde örgütlenmiş bir sınıfsal kurum olmasıdır. Osmanlının en bariz özelliği, devletin bürokratik yapısıdır. İçtihat ihtiyacı hissedilse bile sonuçta içtihadı yapacak olan resmi ulema, yani devlete bağlı din adamları olacağından bağımsız/sivil bu içtihat ile devletin geleneksel yapısı ve güttüğü politika ister istemez çatışacaktı. Böyle bir ortamda özgür müçtehidin bağımsız bir faaliyete girişmesi ve topluma yol göstermesi mümkün değildi. Osmanlıda din ve ulema sivil olamayınca, bu durumda dini temel konular adına karar verecek konumda olan yine devlet oldu. Dolayısıyla gelenek ve dinin birbirine karışıp tek kaynaktanmış gibi algılanmasının izlerine Osmanlı'da da çok görülür.

    Oysa sivil toplumun devletten özerk olması ya da devletin vesayeti altında bulunmaması, dinin sağlığı açısından en başta gelen konulardan biridir.  Açıkça anlaşıldığı üzere dinin, sivil toplumun değil de devletin elinde ve güdümünde olduğu, sivil toplum kuruluşlarının ise devletin ideolojik aygıtları gibi çalıştıkları, devletin resmi ideoloji üretme ve yeniden üretme mekanizmaları olarak faaliyet gösterdikleri sürece, ruhuna uygun kalabilmesi mümkün değildir. Bu da dinin siyasal ve ideolojik bir boyuta evrilmesine sebep olur ki din adına asıl felaket o zaman başlar. İslam toplumlarının son asırlarda ve günümüzdeki ahvali biraz da bu konuyla alakalıdır. 

    İslam'ın siyasallaşması ve bir ideolojiye indirgenmesi mevzusuyla devam edeceğiz.

    Mevlüt KARAKAPLAN 
    @mevlutkk13
    10 Nis 2019 11:31
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR