Bediüzzaman’ın Son Yolculuğu ve Vefatı

Fikret Kaplan

Fikret Kaplan

13 Mar 2019 12:18
  • Bediüzzaman’ın Son Günleri’ni anlattığımız yazı dizisinde, Üstad ile son yolculuğuna bizzat katılan ve vefat anına kadar yanından ayrılmayan Bayram Yüksel Ağabey ikinci bölümde anlatmaya devam ediyor: 

    ‘… Biz Tahirî Ağabey ile anlaşmıştık, ‘Biz ayrıldığımızda polislere kapıyı açma, hemen yat.’ demiştik. Çünkü, Tahirî Ağabey’i ‘Hoca nereye gitti?’ diye suale çekecekler, bizim ne tarafa gittiğimizi öğreneceklerdi.

    Tahiri Ağabey de hiç kapıyı açmıyor, polisler ev sahibesine geliyorlar. ‘Teyze, Hocaefendi ne zaman gitti, nereye gitti, biliyor musunuz?’ dedikleri zaman, Fitnat Hanım polislere:
    ‘Ben bekçi miyim, ne bileyim, siz bekliyorsunuz ya. Siz bilmiyorsunuz da ben mi bileyim?’ diyor.
    Biz garajdan çıktığımızda yağmur yağıyordu, en çok Konya Valisi’nden korkuyorduk. Çünkü o zamanlar gazetelerin baş manşetlerinde, ‘Nurcuların kökünü kazıyacağım.’ diye her gün aleyhte sözleri çıkıyordu.’
     
    (Ne kadar da tanıdık sözler. Bu Hizmetleri çok kişi kazımaya yeltendi ama Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa da O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemediler. Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez. Bakın şimdi kim başlara taç yapılıyor, kim lanetle anılıyor…)
    Neyse biz yine Bayram Yüksel Ağabey’e kulak verelim:
    ‘…Bu sebepten (Konya Valisi’nden ötürü) bütün yol boyunca şerrin def’i için Âyetü’l-Kürsî okuduk. Eğirdir’e vardığımızda yağmur çok şiddetlendi. Polis karakolunun önünden geçerken, polisler, yağmurun şiddetinden içeri girmişlerdi, bizi göremediler.
    Şarkikaraağaç’a varmadan arabanın plakasına çamur attık. Orada da kimse görmedi. Şarkikaraağaç’ı geçtikten sonra Üstad iyileşti. Arabadan çıktı, abdest tazeledi, geldi. Şarkikaraağaç’ı birkaç kilometre geçtikten sonra yolun sonunda bir çeşme vardı. Bir taşın üzerinde namaz kıldı. Konya’ya varmadan evradları bitirdi, epeyce düzeldi. Meram bağlarına yaklaştığımızda Üstad yine hastalandı. Hiç konuşamıyordu. Konya’ya girişimizde bir bakkaldan zeytin ve peynir aldık. Akşam iftarda yemek için kullanacaktık. Parasını da Üstadımız verdi. 
    ‘Evlâtlarım ben çok hastayım, benim yerime siz yiyin.’ dedi.
    Konya’dan bizi kimse görmeden inâyet-i Hak’la, Mevlânâ Camii yanından, Adana yolu üzerinden hareket ettik. Karapınar’dan geçtik. Ereğli’ye varmadan, Üstadımız öne doğru uzandı ve Zübeyir Ağabey ile benim kulağımdan tuttu:
    ‘Evlâtlarım siz hiç merak etmeyin. Risale-i Nur, dinsizlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Siz hiç merak etmeyin.’ Bunları mükerrer söyledi. Bazı şeyler daha söyledi. Üstadımızın sözü çok zor anlaşılıyordu.
    ‘Bunlar beni anlayamadılar, bunlar beni anlayamadılar, bunlar beni anlayamadılar, bunlar beni siyasete bulaştırmak istediler.’ dedi.
    Ereğli’ye varmadan ikindi namazını kıldık. Burada Üstadımız namazı arabada kıldı. Akşam namazında Ulukışla’ya vardık. Üstad:
    ‘Acaba biraz yemek yiyebilir miyiz?’ dedi.
    Zübeyir Ağabey’le lokantadan pirinç pilavı aldık, pilavdan Üstad’a yemek yapacaktık. Arabanın arkasında gaz ocağı vardı, fakat ayağı kırıktı ve kış olduğu için çok soğuktu. Pozantı’yı geçerken tren yolu bekçisi sobayı yakmış ısınıyordu. Ben memura rica ettim, ‘Hastamız var, ocağımızın ayağı kırıldı, parasını verelim, azıcık yemek ısıtacağız.’ dedim. Memur razı oldu, ‘Buyurun ısıtın.’ dedi. Zübeyir Ağabey’le Üstad arabada kaldı. Hüsnü kardeşle ben yemeğin suyunu süzdük, çok az tereyağımız vardı, çay kaşığı ile kattık, bir yumurta ve biraz da yoğurt kattık. Üstadımız bir kaşık aldı, yiyemedi. Boğazından geçmedi. Gece Adana’dan geçtik, yatsıdan sonra Ceyhan’a vardık. O zaman yol Ceyhan’ın içinden geçiyordu. Ceyhan’ın kıyısında yatsı namazını kıldık
    Hüsnü de bir saat uyudu, devamlı arabayı kullanıyordu. Sahurda Osmaniye’ye vardık, girişte benzin aldık. Ve sahur yemeği yedik. Üstadımız ise hiçbir şey yiyemiyordu. Sabah namazını da Alman Pınarı’nın başında, biz dışarıda, Üstadımız yine arabanın içinde kıldık. O zamana kadar o dağa Gâvur Dağı derlerdi. Sonra da o dağa Nur Dağı ismini koydular.



    Sabahleyin 7:30 sıralarında Gaziantep’e vardık. Ben lokantadan çorba aldım ve yolu sordum. Gaziantep’te hiç eğlenmedik. Nizip yolundan giderken, kar yağdığından dolayı yollar çok bozuk ve çamurdu. Arabaların birçoğu yollarda saplanmış kalmıştı. Bizim ise ne lastiğimiz patladı, ne de arabamız bozuldu. Adeta rüzgâr gibi gidiyorduk. Zübeyir Ağabey ve Hüsnü kardeşimiz Urfa’da çok kaldıkları için Urfa yollarını çok iyi biliyorlardı. Urfa’ya girdiğimizde saat tam on biri gösteriyordu.
    Doğru Kadıoğlu Camii’ne gittik. Çünkü Abdullah Yeğin Ağabey oradaydı. Camiye yakın bir yere vardık. Zübeyir Ağabey camiye Abdullah Ağabey’i çağırmaya koştu. Üstad:
    ‘Çabuk gidelim benim beklemeye vaktim yok.’ dedi.’ (Üstad ne hikmete binaen bilinmez ama burada kalmak istemiyor ve hemen ayrılmak istiyor.) 
    İpek Palas’a gittik. Üstad’ı indirirken çok kalabalık bir cemaat geldi, daha çokları Üstad’ı bilemiyordu. Otelin üçüncü katına çıkardık. Üstadımız kollarımızın arasından kendini yere atıverdi. Biz Üstadımızın koltuklarına girerek yatacağı odaya götürerek yatırdık. Köşede, 27 numaralı oda idi.
    Ramazan-ı mübarek olduğundan, Urfalılar hatim okumakla meşgul idiler. Halk, Üstad’ın Urfa’ya geldiğini duyunca, İpek Palas’a doğru akın etmeye başladılar. Çokları:
    ‘Neden bize haber vermediniz? Eğer evvelden haber verseydiniz, biz Gaziantep’e kadar gelir, Üstadımızı karşılardık.’ dediler. 
    Büyük ziyaret başlamış oldu. Zübeyir Ağabey ziyaretçileri kapıdan sırayla gönderiyordu. Ben de Üstad’ın ellerini tutuyordum, Üstad’ın ellerini öpüyorlardı. Üstad da onların başından öpüyor, bırakmak istemiyordu. Ben:
    ‘Sen git de başkası gelsin.’ dediğimde, ‘Bak Üstad bırakmak istemiyor.’ diyorlardı. Bizler de hayret ediyorduk. Çünkü bu bizim hiç görmediğimiz bir hâdise idi.
    Isparta’da olsun, Emirdağ’da olsun, hasta olduğu zaman kimseyi yanına almazdı. Hatta Isparta’da iken Üstad’ın hastalığı anında:
    ‘Üstadım, filanca ağabeylerimize söyleyelim mi?’ dediğimizde Üstad:


    ‘Hayır sizden başka kimse gelmesin.’ derdi.
    Urfa’da ise hiç kimseye itiraz etmedi. Bütün Urfalıları kucaklıyordu. Biz bilemedik. Mübarek Üstadımızı bütün Urfalılar ziyaret ettiler. Halk, esnaf, subay, asker; hep ziyaret ettiler. Mübarek Üstad hiç itiraz etmedi. Hem tahammül etti hem de yatmadı. Bizler de yatmadık. Hüsnü kardeş:
    ‘Ben arabayı götüreyim, bir yere koyayım.’ dedi. Ben de Üstad’ın yanında idim.
    Nöbetle Zübeyir Ağabey ve ben Üstad’ı yalnız bırakmıyorduk. Ben nöbeti Zübeyir Ağabey’e teslim ettim. Birden iki sivil polis memuru geldi. Bana:
    ‘Şoför nerede, hazırlanın gideceksiniz.’ dedi. Ben de:
    ‘Üstadımız hasta.’ diye konuşurken on-on bir resmî ve sivil polis daha geldiler:
    ‘Hazırlanın hemen, Isparta’ya gideceksiniz.’ dediler. Ben de:
    ‘Üstadımıza söyleyeyim.’ dedim. Üstad’ın yanına girdim, vaziyeti anlattım.
    Üstad, onları da çağırdı, onlar da Üstad’ın yanına girerek İçişleri Bakanı’nın emri olduğunu, Isparta’ya dönülmesi lâzım geldiğini söylediler.
    Üstad:
    ‘Acayip ben buraya ölmeye geldim. Belki de öleceğim. Siz benim hâlimi görüyorsunuz, siz beni müdafaa edin.’ dedi.
    Polisler:
    ‘Biz emir kuluyuz, biz ne yapalım?’ dediler. 
    Ve Hüsnü kardeşi araba ile beraber otelin önüne getirdiler, halk müthiş kalabalıklar hâlinde toplandı. O anda otel müsteciri Mahmud Efendi, komiseri merdivenden aşağıya itti:
    ‘Benim misafirimi nasıl zorla göndermek istersin?’ diye bağırdı. 
    Halk müthiş bir heyecan içinde idi. Biz de:
    ‘Üstad’ı zorla Isparta’ya gönderiyorlar.’ diye halka söyleyince halk daha fazla heyecana geldi:
    ‘Nasıl olur da böyle kıymetli bir misafirimizi, ölüm döşeğinden zorla kaldırıp gönderirler?’ diye bağrışmaya başladılar. Vaziyet çok gerginleşti. Polisler artık yukarı çıkıp otele giremez oldular. O zaman:
    ‘Aman şoför nerede, arabayı buradan götürsün.’ diye rica ettiler. Araba otelin önünden ayrıldı. Araba gittikten sonra millet biraz teskin oldu. Halk da yine Üstad’ı ziyarete devam ediyorlardı. Esnaf, memur, âmir, bütün particiler, askerler hep geliyorlardı. ‘Üstad’ı göreceğiz, Üstadı ziyaret edeceğiz.’ diye...
    O arada bir doktor geldi, Üstad’ı muayene etmek için emniyetten bizzat gönderilmişti. Doktor muayene etmeden tekrar doktoru geri çevirdiler. Çünkü doktor muayene etse mümkün değil ki sağlam raporu versin. Hasta raporu almaması için muayene ettirmeden geri çevirdiler.
    Tekrar komiser rica etti, kendisi bizzat Üstad ile görüşmek istedi. Hatta komiser şöyle demişti:
    ‘Yaman Üstadınız var. Ona söyleyin, yukarıdan, vekâletten kat’î emir var, hemen Urfa’dan çıkacaksınız. Doğru geldiğiniz yere. Kendi arabanız ile gidemezseniz, sizi ambulansla göndereceğiz.’
    ‘Efendim hastalığı şiddetlidir, tekrar 24 saatlik yol zahmetine katlanması imkânsız. Biz Üstadımıza müdahale edemeyiz, zaten bitkin bir hâldedir.’ dedik.
    O da:
    ‘Buraya nasıl kalkıp geldi ise, öyle de gidecek. Bizzat Vekil Bey’den gelen emir kat’îdir. Hemen Urfa’dan çıkacaksınız.’
    ‘Biz hiç müdahale edemeyiz, siz gelin, bizzat söyleyip durumu arzedin, bize gidelim derse biz de gideriz. Biz kendisine hiçbir şey söyleyemeyiz. Sizin emrinizi de biz ona tebliğ edemeyiz.’
    Emniyet Müdürü ve memurlar hiddetlenip bağırıp çağırıyorlardı:
    ‘Ne demek o öyle, siz ona en küçük bir şey de mi söyleyemezsiniz?’
    ‘Evet efendim, söyleyemeyiz. Üstadımız ne derse harfiyyen yerine getiririz.’
    ‘Ben de âmirlerime bağlıyım. İki saat içinde burayı terk edip Isparta’ya döneceksiniz.’ diyorlardı.

    Bu esnada Bediüzzaman’ın Urfa’dan çıkarılacağı haberi bütün havalide süratle yayılıyordu. Durumu haber alan DP İl Başkanı Mehmed Hatiboğlu koşarak Emniyete gelip Emniyet Müdürü’ne sertçe çıkışıyordu:
    ‘Ne oluyor, eğer Bediüzzaman Hazretleri’ni buradan çıkarırsanız, karşınızda beni bulursunuz. Bir kılına halel gelmeyeceği gibi, buradan bir adım dahi attıramazsınız. Bu bizim misafirimizdir.’
    ‘Efendim, üstten, vekâletten emir var. Derhal geldiği gibi dönecek.’ diyorlardı.
    ‘Nasıl döner yahu, adamcağız şiddetli hasta, kıpırdayacak hâlde değil, çok muhterem bir zâttır, misafir olarak buraya gelmiş. Tanrı misafiridir. Bu kadar tazyike lüzum yok.’
    ‘Efendim, Ankara’dan gelen emir çok şiddetlidir ve kat’îdir, derhal dönmesi lâzım.’ denince, hiddetlenen Hatiboğlu tabancasını masaya dayadı.
    Bediüzzaman’ın Urfa’dan götürüleceğini haber alan beş-altı bin kişi otelin önünde toplanmışlardı. Bu durum karşısında hastaneye koştuk. Baştabibe bir dilekçe ile müracaat ederek, yola devam edemeyecek olduğunu arz ile muayenesini istedik. Mehmed Hatiboğlu hükümet doktorunu getirdi. Bediüzzaman’ı muayene eden doktor:
    ‘Siz ne cesaretle buraya geldiniz, kırk derece ateşi var. Bu durumda hiçbir yere gidemez. Yarın dokuzda gelin, bu zâta heyet raporu verelim. Bu hâli ile bir yere gidemez.’ diye teminat verdi.
    Akşam namazından sonra ben bir türlü ayakta duramadım. Durumu Zübeyir Ağabey’e anlattım:
    ‘Kardeşim, git yat.’ dedi ve ben de yattım. İki saat filan uyumuşum ki Zübeyir Ağabey geldi:
    ‘Kardeşim tahammül kalmadı, bir haftadır uyumadım.’ Ben de:
    ‘Gel Zübeyir Ağabey, hemen nöbeti değişelim.’ dedim. Yatsı namazını kıldım. Zübeyir Ağabey yattı. Hüsnü kardeşimizle beraberdik. Hüsnü:
    “Düşeceğim, ayaklarım da uykusuzluktan sancıyor.’ dedi. Hüsnü’ye:
    ‘Ben iyiyim, sen de git.’ dedim. 
    Ben, Üstad’ın yanında idim, kapı arkadan kilitliydi. Gündüzden Üstad çok hararetli olduğu için, buz istemişti. Biz aramış bulamamıştık. Gece arkadaşlar bir yerden buz bulup getirmişlerdi:
    ‘Buz bulduk Üstadım.’ dedim, istemedi. 
    ‘Üstadım çay yapayım.’ dedim. Üstad: ‘İstemez.’ diye işaret etti. 
    Üstad’ın mübarek dudakları kuruyordu. Ben ıslak mendille siliyordum, bu hiç görülmemiş bir hararetti. Saat iki buçuk sıralarında idi. Ben Üstad’ın üzerini örtüyordum. Üstad yatıyordu. Bir müddet böyle devam etti. Üstad ışıktan rahatsız olmasın diye lâmbaya mendil sararak ışığı azaltmıştım. Bir ara birden Üstad boynumu tuttu, ben Üstad’ın kollarını ovuyordum. O anda Üstad ellerini göğsüne koydu uyudu. Ben de Üstad uyudu diye sobayı yaktım. Üstad’ın ayak ucuna geçip uyanacak diye bekliyordum. Ağabeyler de gelecek ve sahur yemeği yiyeceğiz, diyordum.
    Ah bilmiyordum ki Üstadım ebedî âleme göçmüş. Bu fâni dünyaya gözünü yummuş. Başımdan hiç geçmemişti ki nasıl bileyim, Üstadımın vefatını anlamayarak uyudu zannediyordum. Sahur da geçti. Abdullah ve Zübeyir Ağabeyle Hüsnü kardeş geldiler:
    ‘Bayram, uyuyakalmışız.’ dediler. Ben de:
    ‘Siz gelin, Üstad uyudu, üşütmeyin, ben sabah namazını kılayım.’ diye onların yattığı odaya geçip namaz kıldım. Cüzüm vardı, onu okuyup biraz yatayım derken, birden içeriden ağabeyler:
    “Yahu Bayram, Üstad Hazretleri’nden ses gelmiyor.’ dediler. Ben:
    ‘Üstad uyudu, onu üşütmeyin.’ dedim. Tekrar geldiler:
    ‘Bayram, Üstad’dan ses gelmiyor.’ deyince ben de beraber Üstad’ın odasına vardım. Zübeyir Ağabey başucunda, dördümüz Üstad’a bakıyoruz. Üstad’dan hiç ses gelmiyor. Fakat vücudu sıcacık. Bizi müthiş bir telâş aldı. Zübeyir Ağabey:
    ‘Üstad’da böyle hâller olur, geçer.’ diyordu ama, ben fena üzülüyordum. Hiçbirimizin başından böyle bir hâdise geçmemişti. Zübeyir Ağabey:
    ‘Urfa’da Elazığlı Vaiz Ömer Efendi var, ona haber gönderelim, o bilir.’ dedi. Haber gönderdik, geldi. Üstad’ı görünce:
    “Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.” (Bakara Sûresi 2/156) ‘Üstad vefat etmiş kardeşlerim.’ dedi. (23 Mart 1960 Çarşamba)
    Üstad’ın vefatına katiyen inanmıyordum. 1949’da Afyon hapsinde Üstadımızı zehirlemişlerdi. Üstad’ın dili kızarmıştı. Biz devamlı ağlıyorduk. Zübeyir Ağabey’le Ceylân Ağabeyler beraberdi. O anda Ahmed Feyzi Ağabey: ‘Budalalar ne ağlıyorsunuz, daha Üstad’ın ömrü uzun.’ demişti. O anda Ahmed Feyzi Ağabey’in sözleri hatırıma geldi. ‘Acaba yine Üstad’ın ömrü uzun mu?’ diye kendimi teselli ediyordum. Kimseye bir şey diyemiyorduk.
    Zübeyir Ağabey, Hüsnü kardeş, Üstad’ın yanından ayrıldılar. Isparta, Ankara, Emirdağ, İstanbul, Diyarbakır vesaire yerlere Üstad’ın vefat haberini telgraf çekerek bildiriyorlardı. Sabahleyin halk yine Üstad’ı ziyarete başladı. Ben de pencereden:
    ‘Üstadımız uyudu.’ dedim. 
    Üstadımızın üstüne bir tülbent örtmüştük. Az sonra otel sahibi gelmiş, kapıdan şöyle bakınca durumu anlamıştı. Eyvah, deyip dizlerine vurarak feryat etmeye başlamıştı. Dışarıda otelci ile Emniyet Müdürü karşılaşınca, Emniyet Müdürü:
    ‘Bu telâş nedir?’ diye soruyor, o da:
    ‘Bediüzzaman Hazretleri vefat etti.’ demiş. 
    ‘Hakikat mi?’ diyor, o da:
    ‘Evet.’ diyor. 
    Emniyet Müdürü ve bütün emniyet teşkilâtı ve otelin önüne Üstad’ı Isparta’ya zorla göndermek için gelen jandarma teşkilâtı geri döndüler. Hemen Emniyet Müdürü aslı olup olmadığını anlamak için bir doktor gönderdi. Doktor geldi ve Üstad’ı muayene etti ve:
    ‘Allah Allah çok fazla harareti var.’ dedi. Bana:
    ‘Bir ayna var mı?’ diye sordu. Üstad’ın ağzına, getirdiğim aynayı koydu, nefes gelmediğini görünce:
    ‘Evet, Üstad vefat etmiş.’ dedi. ‘Fakat hiç ölüm hâline benzemiyor, yalnız bu cenazenin hemen kalkmasını istemiyorum. Biraz kalsın, ben şüpheleniyorum.’ dedi. 
    Daha sonra doktor raporu yazdı ve emniyete verdi. Zaten biz de hemen kalkmasını istemiyorduk. O arada tereke hâkimi geldi. Üstad’ın saat, cübbe, seccade, sarık gibi eşyalarını tesbit etti. Bunları kardeşine verilmesini kararlaştırdı.
    Vefat haberini alan binlerce Urfalı akın ederek otelin önünü doldurdular. Bütün illere telgraflarla, telefonlarla Üstad’ın vefat haberi duyuruldu. Mehmed Hatiboğlu ve diğer Urfa’nın ileri gelenleri, ‘Üstad’ı Dergâh’ta yıkayacağız ve oraya defnedeceğiz.’ diye karar aldılar. Üstad’ın mübarek naaşı öğle namazından sonra İpek Palas’tan alındı ve iki saatte ancak Dergâh’a gidebildi. Müthiş bir kalabalık vardı. Bütün Urfalılar dükkânlarını kapamışlardı. Cenaze giderken ben ve Hüsnü kardeş bayılmıştık. 
    Urfa’da şimdiye kadar böyle bir kalabalığın daha meydana gelmediğini söylüyorlardı Urfalılar...
    Dergâh’a vardığımızda çok kalabalıktı. Dergâh’a girmek de çok zordu. Bizim içeri girmemiz için açıldılar. Üstad’ın cenazesini Dergâh’ın içinde yıkamak mümkün oldu. Üstad’ın cenazesini Molla Abdülhamid Efendi yıkadı. 
    Bediüzzaman Saîd Nursî’nin cenazesini yıkayan Urfa’nın büyük ve tanınmış âlimlerinden Molla Abdülhamid Efendi bir hatırasını şöyle anlatıyor: “Kadıoğlu Camii’nde itikâfta idim. Gece rüyamda Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’ni gördüm. Bana “Ben vefat edeceğim. Benim cenazemde bulunup beni yıkayacaksın.” diye emretti. Ben de cevaben, ‘Ya Üstad! Şu anda dinen itikâftan çıkmama cevaz yoktur. Nasıl çıkabilirim.’ dedim. Bunun üzerine Hazreti Üstad: ‘Mülteka’l-Ebhur’un filân sayfasında cevaz vardır. Oraya bak.’ dedi. Sabahleyin uyandım. Rüyamın heyecanı içinde hemen kitaba baktım. Hakikaten aynen dediği gibi çıktı. Ben de itikaftan çıkarak cenazesini yıkamak şerefine nail oldum.”
    Molla Abdülhamid Efendi Şafiî mezhebindendi. Üstad’ın hizmetkârları Zübeyir Ağabey, Hüsnü kardeş ve Hulusi Ağabey beraber yardım ettik. Oradan Ulu Cami’ye Üstad için hatim okumaya gittik. Cenazeyi de beraber götürdük.
    O gece Üstad’ın cenazesi camide kaldı. Diyarbakır, Elâzığ, Maraş, Gaziantep, Adana ve Urfa civarı, vilâyet, kaza ve köylerden gelen çok kalabalık bir cemaatle sabaha kadar hatimler okundu. Cenaze Cuma günü kaldırılacakken Urfa’da çok fazla izdiham olmasından dolayı vazgeçildi. Bir de Isparta milletvekilleri Menderes’e çıkarak, Üstad’ın cenazesini Isparta’ya götürmek istediklerini söylemişler.
    Urfa halkı bunu duyunca, ‘Biz buradan cenaze vermeyiz.’ dediler. Ve günden güne de sadece Türkiye’den değil, dış devletlerden duyanlar da Üstad’ın cenazesine geliyorlardı. Bu durum üzerine Urfa Valisi Şerafettin Atak, bizi çağırdı ve rica etti:
    ‘Cenaze, Cuma günü kalkacaktı, çok fazla dahilden ve hariçten kalabalık gelmeye başladı, sizden rica ediyorum, biz bugün ikindi namazını müteakiben cenazeyi defnedeceğiz.’ dedi. Aniden belediye hoparlörüyle ilân edildi: 
    ‘Cenaze namazı Perşembe günü ikindi namazından sonra kılınacak.’ diye. Bir gün önce de Cuma namazında kılınacağı ilân edilmişti. Ve Perşembe günü ikindi namazını müteakiben, Vali ve Belediye Reisi de dahil olmak üzere cenaze namazı kılındı.
    Şunu arzetmeden geçemeyeceğim: Cenaze yıkanırken, muhtelif renk ve büyüklükte çeşitli kuşlar geldiler, biz hayret ettik ve hafif hafif de yağmur devam ediyordu. Urfa’da Mübarek Şeyh Müslim isminde bir zât, 1954 yılında Dergâh’ı tamir ettirdiği sırada ayrıca kendisi için de bu iki kubbeli yeri yaptırıyor. Talebeleri ve müridleri vasiyeti anında, ‘Seni buraya defnedelim.’ dediklerinde, ‘Benim yerim başka yerdir. Buranın sahibi vardır ve gelecektir, burası onundur.’ diyor.
    Üstadımızı defin anında, cenaze kabre indirilirken, çok fazla kalabalıktı. Hatta bir ara Vali yere düşüp altta kalarak eziliyordu. Cenazeyi taşımak için birlikler, halk ve polis birbirlerinin ellerinden âdeta zorla alıyorlardı.
    Acayip bir kalabalık vardı. Perşembe günü ikindi namazını müteakip Üstadımız defnedildi. Ancak, hususi araba tutanlar yetişebildiler. Ceylân Ağabey, Çalışkan Hanedanı, Emirdağ Nur talebeleri çok zor yetiştiler. Merhum Ceylân Ağabey çok fazla üzüldü. ‘Kaç sene Üstad’a hizmet ettik de vefatında bulunamadım.’ diye. Çokları da Cumaya kalkacak diye, Cuma günü sabah geldiler. Emniyet mülahazasıyla askerî birlikler, Urfa’nın etrafını tanklarla çevirmişti.

    Devam edecek: Üstad’ın Kabrinin Bilinmeyen Bir Yere Nakledilmesi ve Üstad’ın Kabri İle Alâkalı Vasiyeti…

    13 Mar 2019 12:18
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR