Onlar kadar da mı olmayalım?

Abdullah Aymaz

Abdullah Aymaz

15 May 2017 13:05
  • Nur Hizmetindeki insanlar 1971 İZMİR  DAVASINDA cevir-cefâ çekerken, Avukat Bekir Beyin de maznun olduğu bu dâvâda müdafaalarından  bir parça:

    “Bildiği bir mevzuda hakikate aykırı iddialar ileri sürülünce, BİLEN KİŞİ nasıl susar? Susmaya hakkı var mıdır? Ahmed  İbni Hanbel’in durumunu hepiniz bilirsiniz: ‘Tehdit altındasın, kalbinle imanında sabit kalarak, yalnız DİLİNLE, onların istediklerini söyleyiversen olmaz mı?’ dediklerinde ‘Olmaz, Âlimler hakkı söylemekten kaçınır ve özüne sığınırlarsa, câhiller ne yapar? Böyle olursa hakkı tesbit nasıl olur?’ demiştir. Bu gerçeğin karşısında, âlim olmamakla beraber, mesleğinin mütehassısı kabul edilen, bilen bir hukukçu, bildiği bir mevzuda nasıl sussun? İşte bu sebeple de konuşmaya mecburum.

    “Fransız İhtilalinde: ‘Ben, Konvansiyona iki şey sunuyorum: HAKİKATI  ve KAFAMI… Birinciyi dinledikten sonra, ikincisi hakkında dilediğiniz kararı verebilirsiniz!..’ diyen Berriyer, dünyevî bir meselede bu şekilde hareket ederken, ebede bakan ve hedefi Rızâ-yı İlahî olan bir davanın maznunu olan ben, nasıl aksine hareket edebilirim. Bu sebeple de konuşmak benim vazifemdir, konuşmaya mecburum.

    “Bir Müslüman, bir Mümin kişi olarak da konuşmaya mecburum. Evet ben Bediüzzaman Said Nursi’den, onun Risale-i Nur Külliyatından tahkîkî iman dersi aldım. Onun eserleri vasıtasıyla İslâm'ın, Kur’an’ın hikmetlerini hakikatlarını öğrendim. Âlemlere rahmet olarak gönderilen şanlı Peygamberimizin (S.A.S.) şahsiyet-i mâneviyesinin derinliğini ve enginliğini, Kur’an’ın emsalsizliğini, dinimin büyüklüğünü ve üstünlüğünü öğrendim. Bu sebeple ona minnettarım. Bu sebeple ona yönelen taarruzlara mukabele etmeye mecbur olduğum gibi, benim yüzümden ona olacak hücumlar karşısında da susmak benim için vardır. Benim dâvam münasebetiyle, sevdiğim hürmet ettiğim, eserlerinden istifade ettiğim bir şahsiyete sövülürken ve hem de bu beni mahkum ettirmek suretiyle bir çok maznun müdafaasız bırakılmak için yapılırken nasıl susayım?

    “İmanlı bir adam, imansız bir adamdan üstün olduğu gibi, en son ve en mükemmel din olan İslamiyete bağlı bir kişi olarak da bir Hıristiyandan geri kalamam. Bu sebeple de konuşmaya mecburum.

    “Evet, bundan 1817 sene önce burada, İzmir’de imanından dolayı muhakeme edilen Sen Polikarp’tan geri kalmaya dînimin izzeti mânidir.

    “155 senesinde İzmir’de yakalanıp muhakeme edilen Sen Polikarp’la kendisini sorguya çeken şahıs arasında şu konuşma tarihe intikal etmiştir:  

    -İmparatora and iç!
    -Eğer beni bu sözlerle yola getirebileceğini sanıyorsan yanılıyorsun. Şüphen varsa haber vereyim: Ben İsa’ya bağlıyım ve hiçbir fâniye and içmem.
    -Unutma ki, emrimde vahşi hayvanlar var!
    -Olsun. Ölüm bize saadettir. Kötüden, iyiye geçmiş oluruz.
    -Madem vahşi hayvanlardan korkmuyorsun, dediğimi yapmazsan seni ateşe atarım.
    -Senin ateşin ancak bir saat yanar. Peşinden söner. Sen yakında gelecek olan  ADÂLETİN  ATEŞİNİ  düşün, EBEDÎ  CEHENNEM  ATEŞİNİ düşün. Karar ver ve ne yapacaksan yap.”

    “Ateşe atılmak tehdidi karşısında Sen Polikarp, Hz. İsa’ya sövmezken, ben bir Müslüman olarak nasıl hürmet ettiğim bir şahsiyete yönelen hakaret ve iftiralara karşı susar ve hakikatı ifade etmem… ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ Hadis-i Şerifinin mânâsını idrak etmiş bir Müslüman olarak da hürmet ettiğim bir şahsa sövülürken susmaya iznim olamaz. (…) Sokrat, ‘Eğer insan ruhunu alçaltmaya göz yumarsa, türlü türlü tehlikede ölümden kaçmak için çeşit çeşit yol bulur. Fakat ey insanlar! Ölümden kaçmak güç bir iş değil; kötülükten kaçmak çok daha zor. Zira kötülük ölümden daha tez koşar. Şimdi ben, tarafınızdan hüküm giymiş ve idama mahkum olarak gidiyorum. Düşmanlarımı da hakikat tarafından hüküm giymiş ve alçaklıkla haksızlığa mahkum edilmiş olarak gidiyorlar. Ben kendi cezamla kalırım, onlar da kendi cezalarıyla. Belki bu şeylerin böyle olması gerekti. Olan her şey iyidir. Kişi teslim olmamalı, geri çekilmemeli, safını bırakmamalı…”

    “Evet, Sokrat böyle demiş ve söylediği gibi hareket etmiştir. Evet muhterem hâkimler!... Sokrat ve Brütüsler her devirde görülmüşlerdir. BRÜTÜS, yalnız minnet borçlu olduğu şahsa düşmanlarıyla beraber HANÇER  SAPLAYAN  KİŞİNİN  ADI  DEĞİLDİR. Kendisinden istifade ettiği şahsiyete  ve eserlere sövülürken SUSANLARIN  DA  ADIDIR  BRÜTÜS…”

    Bu süreçte o kadar çok BRÜTÜSLER’e  şâhit olduk ki, hangisi, hangi çeşide giriyor, bunların bir taksimatlarını da yapma imkanımız olmadı… Bekir Berk Ağabeyimizin ruhu şâd olsun… Allah rahmet eylesin… 

    Abdullah Aymaz
    15 May 2017 13:05
    YAZARIN SON YAZILARI