Kandil'dekilere 'havuç' ve 'sopa'...


Çırağan Sarayı’nın bahçesinde dün enfes bir Boğaz manzarasında Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu ile Hasan Cemal’le birlikte bir süredir başlattığımız “Tecrübe Konuşuyor” adlı CNN Türk’te yayımlanan televizyon programını henüz tamamlamıştık. Davutoğlu, o mekanda Irak ile Suriye arasındaki, dünya medyasında hayli yankılanan “arabuluculuk” girişimini başarılı bir rotaya ulaştırmaktan hayli memnundu. Bu tür Nuri el-Maliki ile Başşar Esad arasında patlak veren cinsten “Araplararası ihtilaflar” genellikle Kahire’de kotarılırdı. İstanbul’un Kahire’nin yerini aldığını söyleyecek oldum, “arabuluculuk çalışması”nı izleyen ve Kahire’de ikamet eden Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın Çırağan Oteli’nin terasında, Irak ve Suriye dışişleri bakanlarıyla eşsiz güzellikteki Boğaz’ı seyrederken, görkemli imparatorluk başkentimizin “Üçüncü Dünya’nın barış merkezi” olduğunu söylediğini aktardı. “Üçüncü Dünya’nın barış merkezi” bir dönemler, Batı ile bugünün “Üçüncü Dünya”sını buluşturan Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkeziydi. Bugün ise, Avrupa Birliği kapılarını zorlayan bir ülkenin güçlenmesi ve gelişmesinin “show room”u. Çarpıcı bir ironi. Davutoğlu ile ekranda canlı yayımlanan programın ardından bir süre sohbet ettik. Kendisine Türkiye ile bir “balayı” yaşamakta olan Suriye Devlet Başkanı Başşar Esad’ın hafta başında Şam’da bir grup Türk gazetecisine verdiği demeci hatırlattım. “Başşar Esad son derece önemli bir şey söyledi. Kandil’de bulunan 1500 Suriyeli Kürt silahlı unsuru, affedebileceğini ve Suriye’ye kabul edeceğini söyledi. Kürtler, Suriye’de vatandaşlık kayıtlarında bile yoklar. Başşar Esad’ın bunu söylemesi başlıbaşına anlamlı bir gelişme. Ama beni asıl düşündüren, bunu söylerken, kendiliğinden bir başka şey söylemiş olması” dedim. Ahmet Davutoğlu meraklı nazarlarla beni gülümseyerek süzerken, o çok önemli açıklamaya ilişkin “algılama”mı ona naklettim; “Eğer, Başşar Esad, Kandil’deki 1500 Suriyeli PKK’lıya ilişkin böyle bir angajmana giriyor ve bunu Türkiye kamuoyuna duyuruyorsa, Türkiye’nin Kandil’de geri kalan 3 bin dolayındaki silahlı PKK’lının dağdan inmesi girişiminin belli bir kıvama gelmiş olması, bir noktaya ulaşmış olması icap eder...” Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun gülümsemesi yüzüne iyice yayıldı, “tehlikeli sulara giriyorsunuz” diye takıldı. “İçişleri Bakanı Beşir Atalay’dan duymadığınız bir şeyi ben size söyleyemem” diye konuyu kapattı. Benim duymak istediğim de, zaten, kimsenin duymadığı, bilmediği “sırlar” değildi. Duymak istediğim söylemediği, söylemesini de benim beklemediğim şeydi. *** Aslına bakarsanız, Murat Yetkin’in dün Radikal’de “Dağdaki 300 adam için formül arayışı” başlıklı gayet önemli haber yazısı, Başşar Esad’ın açıklamasıyla birleştirildiğinde nerelerde, hangi konuda “yoğunlaşıldığı”nın ipuçlarını anlatıyor. Murat, çarpıcı haberini “Bu konuyu ‘açılımın en kilit birkaç unsurundan birisi’ diye yorumlayan ve üst düzey bir kaynağın verdiği bilgilere” dayandırıyor. Haberin özü giriş bölümünde: “Ankara, şimdiye dek izlenen çizgiden önemli bir değişikliğe giderek, PKK’ya yönelik ‘toplumu kazanma’ siyasetinde ağırlığı sıradan militanlardan yönetici kadrolara verme yoluna gidiyor. Bu önemli çizgi değişikliğinin nedeni, şimdiye dek çıkarılan yedi pişmanlık yasasıyla PKK’daki yönetici kadro dışında kalan militanları dağdan indirme planında istenen başarının sağlanmamış olması. Buna göre, çabalar, sayıları 300’e yaklaşan PKK üst ve orta düzey yönetici kadrosuna odaklanmaya başladı.” Peki, bu “odaklanma”nın hedefi ne? Murat Yetkin’in satırları: “Aranan formülün PKK’ya yönelik, özellikle üst düzey yöneticilerine (ki devletin elindeki sayılara göre bunların sayısı 35-40 civarında) yönelik bir af şu anda söz ve tartışma konusu değil. Aynı şekilde saldırıları bizzat yöneten orta düzeydeki yöneticilere yönelik bir af da düşünülmüyor. Neticede ortada 25 yıldır yürütülen bir gerilla savaşı, öldürülen bunca insan var. Üstelik PKK savaşı kazanan taraf da, dolayısıyla koşul dikte ettirecek durumda olan taraf da değil.” Güzel. Bu durumda “üst ve orta düzey yönetici kadrolar”a önerilen ne? “Dağdan indirmek” ve “dağa çıkışı önlemek” bakımından “silahlara ve silahlılara” söz geçiren bu tür unsurlara ilişkin yaklaşım ne? Yine Murat Yetkin’den: “... Üst ve orta düzey PKK yöneticilerini, bir ömrü dağda saldırılar yürüterek planlayarak geçirdikleri ama dağda sonlandırmak zorunda olmadıkları yolunda etkilemeye çalışmak. Bunun için çeşitli yollar deneniyor ve bunlar arasında (gerekirse bir süre Mahmur kampını kullanarak) başka ülkelerde özel statü ile yaşamlarını sürdürmek de bulunuyor.” Türkiye’nin bu sıralanan “hedefler”e ilişkin Celal Talabani ve Mesut Barzani’den “işlevsel katkı” beklentisinde olduğunu, uluslararası planda çok yönlü ve kapsamlı bir çalışma içinde olduğunu ise biliyoruz. *** Peki, bu tür bir yaklaşım, bir vade içinde istenen sonucu yani “dağdan inmeyi-dağa çıkmayı” önleyecek bir yaklaşım mı? Tümüyle imkânsız sayılmasa bile, “çok yüksek başarı şansı”na ilişkin kuşkularımız var. PKK’nın yönetici kadrolarını, “tabanı”ndan ayırmak pek kolay değil de onun için. Bu “taban” Cemil Çiçek’in sözünü ettiği “Kandil’deki 3000 kadar Türkiye uyruklu PKK mensubunun yüzde 90’ı.” Cemil Çiçek, onlar için, “Mevcut düzenleme kapsamında silah bırakarak, cezasız evlerine dönebilecek olanlar” diye söz etmişti. Turgut Özal, ölümünden kısa süre önce, 1993’te bu konuda bir “formül arayışı”ndaydı. O zamanın şartlarında “yüzde 90”ı “yönetici kadrolardan ayırma”nın işlemeyeceğini sezerek, “yüzde 90”a tıpkı Cemil Çiçek gibi “silah bırakarak, cezasız evlerine dönebilecekleri” bir af düşünüyordu ama bunu mümkün kılmak için, “yönetici kadroları” da “5 yıl içinde suç işlememek kaydıyla, 5 yıl sonra aynı imkânlardan yararlanabilecekleri bir affın kapsamı içinde” mütalaa ediyordu. Örgütün yönetici kadrolarına “tabanı”ndan tümüyle ayırarak yaklaşmanın “dağdan inmek” için yeterli ve geçerli bir yol olmadığını sezdiği için. Tabii, “temel yaklaşım hatası” PKK’yı, Türkiye’de Kürt kitlesi üzerinde etkisi olmayan bir avuç “çapulcu” ve “terörist sürüsü” gibi algılamaktan kaynaklanıyor. Konuya öyle baktığınızda, o “yüzde 90’lık taban”ı, ister istemez, “aldatılmış genç insanlar” olarak görürsünüz. Öyle görürseniz, kendiniz “aldanmış” olursunuz. Konu, “cezasızlık garantisi”yle “dağdan indirmek” için havuç göstererek veya biraz Amerika, biraz olabilirse Talabani-Barzani sopası göstermekle hedefe ulaşılabilecek kadar basit ve kolay değil. Devam edeceğiz...
<< Önceki Haber Kandil'dekilere 'havuç' ve 'sopa'... Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER