Necaşi’den bugüne hicret ve mültecilik

Tarihte başka örnekleri de vardır mutlaka ama İslam tarihi açısından Habeşistan Kralı Necaşi’nin zulümden kaçarak kendisine sığınan ilk Müslümanlara ülkesinin kapılarını açıp koruma altına alması kayda değer önemdedir.

SHABER3.COM

CUMA KARAMAN 

Tarihte başka örnekleri de vardır mutlaka ama İslam tarihi açısından Habeşistan Kralı Necaşi’nin zulümden kaçarak kendisine sığınan ilk Müslümanlara ülkesinin kapılarını açıp koruma altına alması kayda değer önemdedir. Bu yazıda, Necaşi ile başlamayan ve maalesef onunla da sona ermeyen cebri hicret, mültecilik ve göçmenlik meselesini alışageldiğimiz hicret anlatılarının biraz dışında kalarak irdelemeye gayret edeceğim. 
 
Türkiye’deki ekranlarda her gün din adına konuşan zevat, bir taraftan Hz. Nebi’nin (sav) Sevr’e nasıl sığındığından, örümceklerin bile kendisine sığınanları korumak için nasıl mağaranın ağzına ağlar ördüğünden, güvercinlerin nasıl yuva yaptığından bahsedip durur. Ama inanın ağızlarıyla hicreti anlatan bu zevat yaptıklarıyla Mekke müşriklerinden geri değillerdir. Kerbela zulmünü de anlatıp dururlar ama zamanlar üstü Yezid’in ordusunda yer almaktan da asla utanmazlar. Hac esnasında ihrama girip ihram yasaklarını çiğnememek adına yaprak-ot koparmamaya bile dikkat ederler ama hac bitip de ülkelerine döndüklerinde insan kanı dökmekten, başkalarının helal mallarını mülklerini talan etmekten, başkalarının namusuna göz dikmekten geri durmazlar. Her türlü yalana ve iftiraya başvurdukları, envai çeşit hile ve desiseye teşne oldukları halde çıkıp dinin ve doğruluğun tek temsilcileri olma iddiasını sürdürmekten de utanmazlar.
 
Neyse boş verelim şimdi bu dinbaz zevatı da biz yine Hristiyanlığıyla maruf Habeşistan Kralı Necaşi’ye dönelim. Necaşi Hristiyan olarak bilindiği kadar adil ve hakperest bir kral olarak da bilinmekteydi. Mekke müşrikleri Müslümanlara zulümde artık sınır tanımaz hale gelip de işkenceler tahammül sınırını aşınca Peygamber Efendimiz ashabının bir kısmına bu adil melikin yönetimindeki Habeşistan’a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmuşlardı. Farklı fikir ve inançlara ve tabii Müslümanlara sistematik baskı ve zulümün olduğu Mekke’den ayrılan ilk kafile, aralarında Hz. Osman (r.a.) da olacak şekilde, 11 erkek ve 4 kadından oluşmaktaydı. Bu kafilenin Necaşi’nin ülkesine sığındıktan sonra İslam’ın gereklerini serbestçe ve rahat bir şekilde ifa edebildikleri haberi Hz. Muhammed’e (sav) ulaşınca ikinci bir kafile derhal yola çıkmıştı. Hz. Cafer’in (r.a.) liderliğinde yola çıkan ve daha kalabalık olan bu kafilede 10’u kadın olmak üzere 92 sahabe bulunmaktaydı. 
 
Kendi dininden olmadıkları halde muhacirlere sahip çıkmak suretiyle tarihe geçen ve nesiller boyunca hayır dualarla anılan Necaşi’yi hak ettiği muteber yere oturttuktan sonra bir de kendi düşünce ve inançları dışında kalan hiç kimseye hayat hakkı tanımayan sözde Müslümanları ele alalım. Yaptıkları baskı ve zulümlerden dolayı kendi ülkelerinde yaşayamaz hale getirdikleri insanların sığındıkları ülkelere bile düşmanlık etmekten geri durmayan bu sözde Müslümanların Mekke müşriklerinin yaptıklarından ne farkı var? Sanılmasın ki ben burada Batıperverlik yapıyor ve onları savunuyorum. Hayır, onların aynasından kendi halimize bakmaya çalışıyorum. 
 
Müsaadenizle konuyu biraz daha açıp Necaşi döneminde yaşananlarla bugün yaşananları kıyaslamak suretiyle mevzuyu biraz daha vuzuha kavuşturmak istiyorum. Hatırlayalım: Mekke müşrikleri baskılarından kurtulmak için hicret edenleri geri getirmek üzere aralarında en iyi konuşanlardan, tabir-i caizse diplomasi yapmayı en iyi bilenlerden oluşan bir kafileyi pahalı hediyeler eşliğinde derhal yola çıkarmıştı. Bu heyet Habeşistan’a varır varmaz saray kadrolarını hediyelere boğmuş ve karşılığında hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olma sözü almıştı. Bugün de benzerleri yapılmıyor mu? Demokrasiden ve medeniyetten uzak beldelerde kendileri gibi yozlaşmış idarecileri rüşvetle veya menfaatle satın alıp insanları kaçırmıyorlar mı? Zulümlerinden kaçıp demokratik ülkelere sığınan masum insanları bile hayatlarını zorlaştırmak için muhataplarına kapalı kapılar ardında neler vaat ettiklerini, neler verdiklerini tahmin etmek zor değil. Rus tehdidi karşısında NATO üyeliği için bir süreç başlatan İsveç ve Finlandiya’nın, kendisine sığınmış insanları Türkiye’ye iade etmesi için nasıl bir tehdit ve şantajla karşı karşıya kaldıkları ortada. Şu ana kadar bu ülkelerden Necaşi tavrından başka bir karşılık bulamadılar. Umut edilir ki bundan sonra da bulamazlar. 
 
Necaşi, müşriklerin kendi atalarının diniyle beraber Hristiyanlığa da düşman olduklarını ileri sürerek iadelerini talep ettikleri muhacir Müslümanları huzuruna almış ve onların kendilerini ifade etmelerine imkân tanımıştı. İyi bir hatip olan Hz. Cafer tüm sorulara makul cevaplar vermiş, Kur’an’dan ayetlere atıflarda bulunarak haklarındaki iddiaları tek tek çürütmüştü. Necaşi, kendisine sığınan bu insanların gerçek bir ilahi inancı temsil ettiklerini anlamış ve iade taleplerini elinin tersiyle itmişti. Müşriklerin onca hediyeleri, taltifleri ve hatta Necaşi’nin önünde secde etmeleri hiçbir işe yaramamış, hakka, hakikate ve doğruluğa yenik düşmüştü. Bugün dünyamızın en fazla ihtiyaç duyduğu şey de Necaşivari bir insani duruştan başkası değildir. Göçmenlerin akın akın sığındığı Batı’ya bakınca, bazı yanlışlara rağmen, Necaşi’nin tavrını hatırlamamak mümkün değil. 
 
İnsanlığın geldiği nokta savaş esirlerinin mübadelesini alkışlayan ama fikirlerinden veya inançlarından dolayı başka ülkelere sığınmak zorunda kalmış insanların iadesini kerih gören bir aşamaya gelmiştir. Hangi amaçla olursa olsun kendilerine sığınmış mültecilerin kaçtıkları despotluğa iadesini pazarlık konusu yapmak hiçbir demokrasinin tevessül edemeyeceği kadar büyük bir vebal olarak görülmektedir. Çünkü, mültecilerin iç ya da dış siyasete araç edilmelerinin gayri insani, gayri medeni olmaktan başka denk düşeceği bir yer yoktur. İlkel dönemlerde ve hatta cahiliye devrinde bile kendisine sığınan insanları geri verme diye bir şey düşünülemezdi. Bugün insan hakları ve özgürlükleri mevzu bahis olduğunda ilk akla gelen demokratik Batı ülkelerinin böyle bir pazarlığa girişmeleri demokrasinin ve Batı’ya olan güvenin köküne kibrit suyu dökmekten başka bir işe yaramaz.
 
Müşriklerin, Necaşi’den gizli olarak Saray efradına pahalı hediyeler ve rüşvetler vermesi de Erdoğan rejiminin bazı ülkelerde orta kademe idarecileri satın alarak muhaliflerini mafyavari yöntemlere kaçırmaya çalışmasına çok benziyor. Müşrikler, işin ucu Necaşi’ye varmadan konuyu halletmek için çok çaba sarf etmişler ama bu gayretlerinde muvaffak olamamışlardı. Her türlü yöntemi mubah gören bu zihniyet, Mekke’de devrinin kapanmasıyla maalesef yok olmamış, halen ve özellikle İslam coğrafyasını dolaşmayı sürdürmektedir. Batı ülkelerinin kapısındaki milyonlarca mağdur ve mazlum Müslüman mültecinin varlığı bu gerçeği yüzümüze haykırılmaktadır.
 
Necaşi, güzel ahlakı temsil eden o ilk Müslümanlara eğer ömür kifayet ederse kendisine Hz. İsa’ya geldiği gibi vahiy gelen Hz. Muhammed’i takip eden yıl içerisinde ziyaret edeceğini söylemiş, fakat bunu yapmaya ömrü vefa etmemişti. Vefat haberi ulaşınca Peygamber Efendimiz ashabıyla birlikte Necaşi için gıyabi cenaze namazı kılmıştı. Tarihteki ilk gıyabi cenaze namazı da bu vesileyle gerçekleşmişti. Kendisine sığınmış olan mazlum insanları zalimlere teslim etmeyen Necaşi halen her fırsatta hayırla yad edilmektedir. Ruhu şad olsun!

<< Önceki Haber Necaşi’den bugüne hicret ve mültecilik Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER