Milleti sokağa döken spikerler kim?

Samanyolu TV Ana Haber Bülteni sunucusu Kemal Gülen,Haberaktüel'e verdiği röportajda Türk medyasının habercilik anlayışını değerlendirdi.

Milleti sokağa döken spikerler kim?

Bilgi yığını cahili toplumumuzda ne doğru, ne yanlış… bölük pörçük bilgilerle kitleleri yönlendiren, harekete geçiren, düşünce, ideoloji ve değerleriyle oynayan bir medya yığını karşısındayız. Evet, medya da bir yığın oluyor aslında, o kadar çoklar ki belki de teslim olmak gerekiyor. Çünkü halkız biz, eğer güveneceğimiz bir kapı yoksa bizi gerçekten ‘gerçeğe’ ulaştıracak bir ‘eşik bekçisi’ yoksa kapımızda, güvende hissedebilir miyiz kendimizi? Ülkesini ‘haydi savaşa’ naraları eşliğinde düşünen, bir gün haber yapan, yarın yalanlayan haber programları ve haberci kişilikler, yüksek doz tartışmayı izleyicinin can evine boca eden çok bilmişler… ve bir de bunlara alternatifler… Kemal Gülen ve Samanyolu Haber bu karışık dönemde titizliğini koruyor, haberler, dosyalar, konuklar, söylemler bir o kadar titizlikle seçiliyor. Bütün bunlar o kadar bizden ve ‘emin’ ki artık medyanın iki yüzü de karşımızda duruyor. Beğenen beğendiğine, alan istediğine… MEDYA KESKİN BİR BIÇAK GİBİDİR Toplumların geleneksel yaşamdan kopma sürecinde (koparılma) medyanın rolünü nasıl tanımlıyorsunuz? Bu soru ilk bakışta “medya zararlıdır” şeklinde andırıyor. Aslında medya toplumları genel kültürlerine, öz benliklerine döndürmek için kullanılabilir. Ya da tarihi değerlerinden, tarihi dinamiklerinden, öz değerlerinden, kültür değerlerinden, örf ve adetlerimizden uzaklaştırmak için de kullanılabilir. Keskin bir bıçak gibidir. Çok etkili, çok tesirli olduğunu söyleyebiliriz. Samanyolu TV’nin “Hakkını helal et, Büyük Buluşma” gibi programlarını seyreden seyirci biranda kendini muhasebe ediyor, başkalarının hakkına tecavüz ettiyse onları aklına getirip bir sonraki günlerde benzer ayıpları ve günahları işlememek için iç hesaplaşmaya gidiyor. Bu, medyanın insanları öz benliklerine döndürdüğünü gösteren bir örnektir. İZLEYİCİLER ÖZ DEĞERLERİNDEN TAVİZ VEREBİLİYORLAR Öbür tarafta bir başka kanal, bir başka programda insanları kendi yargılarından, dininden, ahlakından, örfünden, geleneğinden uzaklaştırmak için yeni türemiş farklı fikirler, projeler ortaya koyuyorlar. Böylece insanlar büyük bilmiyor, küçük bilmiyor, ayıp bilmiyor, günah bilmiyor, saygı bilmiyor. İzleyiciler de yanlış ellerde kullanıldığından dolayı hangi millette olursa olsun kendi öz değerlerinden rahatlıkla taviz verebiliyorlar. Medya doktor gibi adamı kesip, böbreğini alıp satabilir, adamı kesip kalbini ameliyat edip şifasına da kavuşturabilir. İNSANI HAYVANAT BİRİSİ GİBİ GÖRÜRSEK İNSAN HAKLARI OLAMAZ Çoğu haber programları magazinden öteye gitmiyor. Bu tarz haber yapanlar hayatı ve toplumu bir tüketim malzemesi olarak mı ele alıyor? Hayatı anladıklarını zannetmiyorum. Bu tip çalışma yapan arkadaşlar “İnsan nedir? İnsanın mahiyeti nedir? İnsanın hayattaki yeri nedir? Hatta kâinattaki yeri nedir? Konumu nedir? Varlık sebebi ve hikmeti nedir?” bilmiyorlar. Bu tip arkadaşların nazarında bir kedi bir aslan bir ceylan ile insan arasında bir fark yok. Ölümünde de bir fark yok, hayatta kaldığında da bir fark yok. Bir hayvanatı haber yapacaksa, bunu nasıl rahat yapabiliyorlarsa insana ait haberi de o rahatlıkla yapıyorlar. Bir kedinin damlarda dolaşması, bir köpeğin Mart geldiğinde başka bir köpeğin arkasından koşması onlar açısından ne kadar fıtri ise insanı da o dereceye düşürüp bu tip yaşantıların magazin boyutunda ele alınması magazin habercileri için normal geliyor. Hâlbuki insanı bütün kâinatın üzerinde bir yere koymak lazım. İnsanın varlık sebebi bütün kâinata adalet dağıtmaktır. Önce insanı insan olarak görmek gerekiyor. İnsan hakları diyoruz… İnsanı hayvanat birisi gibi görünce insan hakları diye bir şey olmaz, o zaman tezada düşüyoruz. ÖYLE HABERLER VAR Kİ TARAF DURACAKSIN! Habercilikte özgürlüğü nasıl değerlendiriyorsunuz? Kimi zaman haber programlarının özgürlük kalkanına sığınarak toplumda derin yaralar açtığına şahit oluyoruz. Buradan yola çıkarsak özgürlüğün de özgürlüğünü tartışmak gerekmiyor mu? Bugüne kadar objektif olmak, tarafsız olmak hep farklı tanımlandı. Mutlaka bir tarafta duruyor gazeteci ama bu tarafa göre tarafsız olabilir. Diyelim ki bir hırsızlık, bir cinayet, bir alışveriş hadisesi… Bu haberlerde tarafsız olmak lazım. Bir kişinin tarafını tutarak diğer tarafı mağdur etmemek lazım. Ama öyle konular var ki taraf duracaksın. PKK ile ilgili meselede tarafsız duramazsın. Türkiye’nin AB’ye giriş sürecinde nispeten de olsa tarafsız durulamaz. Çünkü devletle beraber milletin elbirliğiyle yürüdüğü yollar var. Buralarda doğal olarak Türkiye tarafında duruyoruz. Özgürlük de tarafla beraber ele alınmalı. Siz bir milletin resmi ya da dini bayramına hakaret etme özgürlüğünü kendinizde bulamazsınız. Böyle bir özgürlük olamaz. Bu sadece bizim milletimiz için değil Hıristiyan, Yahudi, Budist dünyasını hedef alan, hakaret eden bir özgürlüğü size hiç kimse veremez. Böyle bir özgürlük olamaz. Özgürlüğün sınırlarının medyada tartışılması gerekir. Zaten kıyamete kadar tartışılacaktır. Çünkü bunun mutlak doğrusunu kimse söylemeyecek, kimse de mutlak doğrusunu algılayamayacaktır. ASKER SİLAHIYLA, MEDYA DA BASINIYLA DARBE YAPIYOR Medyanın kendini mutlaklaştırmaya çalışmasının, toplumu tahakküm altına alma çabasını bir tür iktidar hırsı olarak değerlendirebilir miyiz? Değerlendirebiliriz. İktidara ortak olmak hatta iktidarı yönlendirmek için manşetlerinde, köşe yazılarında, haberlerinde medya tarihi boyunca benzer bir kanaatle yürümüşler. Bütün basın ünitelerini kullanmışlar. Medya insanlara ulaşıp onları yönlendirmek açısından bir güçtür ve bu gücün farkındadır. Bu gücü iktidara ortak olmak için kullanıyorlar, aslında kullanmamaları gerekir. İktidara fikir verebilir belki ama iktidara zorla ortak olmaya kalkışırsa o zaman iş, silahlı kuvvetlere döner. Silahlı kuvvetler silahıyla darbe yapıyor, medya da basınıyla siyasi otoritenin üzerinde darbe yapıyor demektir. Siz iktidarda bulunan bir siyasi partinin fikrini beğenmiyorsunuz diye halkın nazarında onu devamlı kötüleyip küçük gösterirseniz bu darbeden başka nasıl tanımlanabilir ki? Ya da bütünüyle kusurunu görmezden gelip onu devamlı yüceltmek de halkı kandırmaktır, yalandır. Bu da ayrı bir hezimettir. Millet adına medya, iktidarı paylaşmak için değil de iktidarlara fikir vermek için çalışmalı. Bir iktidarlık iddiasında bulunulmamalı. Medya milletin sesi gibi olmalı. BAZI ANCHORMANLER MİLLETİ SOKAKLARA DÖKTÜLER Haber Programı sunucularının uyarı yapma görevi olduğu kanısını taşıyor musunuz? Sunucu olarak tabir edilen arkadaşlar düz haber okuyorlar. Düz haber okuyan bir arkadaşın böyle bir uyarı görevi bana göre olmayabilir. Son zamanlarda basın dünyasına yeni giren ve Anchorman (Enkırmen) diye tabir edilen, yani hem haberi okuyan hem de yorumlayan arkadaşların “Şuna oy verin, buna oy vermeyin” ya da “sokağa çıkın” ya da “çıkmayın” gibi uyarılar yapmalarının yerine fakirlik, işsizlik gibi sosyal hadiselerde ikazlarda bulunmalarında fayda vardır. Mesela Ampute takımı Sierra Leone oyuncuları Türkiye’ye gelmiş. Ancak dönecek paraları olmadığı için burada kalmışlar. Adamların paraları pulları yok. Kimse Yok mu Derneği bu arkadaşlara sahip çıkmış. Memleketlerine götürmüşler. Bu haberin arkasında şunu dememde hiçbir beis olmaz: “Sevgili seyirciler, Kimse Yok mu Derneğinin bu kampanyalarına siz de destek verin ki bu tip güzel şeyler olsun.” Çünkü sosyal bir hizmet var ortada. Ancak bazı Anchormanler bundan 8–10 sene önce o dönemin hükümetlerine karşı çıktılar ve bir spiker gibi değil de bir program yapımcısı gibi devasa bir fotoğraf ortaya koyup “bunlar zararlıdır, bunlardan korkun” gibi sözlerle milleti o dönemde sokaklara döktüler. Anchorman sosyal konularda uyarı da bulunabilir. Bunun zararlı olabileceği yönleri de var, faydasının olabileceği yönleri de var. HER HABERİN BENDE UYANDIRDIĞI FARKLI BİR ETKİSİ OLUR Sunduğunuz haberler sizin hayatınızı ne yönde etkiliyor? Samanyolu Haber çeşitliliği bol bir haber programı. Her türlü haberi içinde barındırıyor. Rutin bir gelişmeyi verdiği, bir sosyal yaraya parmak bastığı gibi, insanların sevincine de, hüznüne de ortak oluyor. Yardım kampanyalarına destek veriyor. Ya da toplumun içinden herhangi bir fotoğrafı çıkarıp, biraz büyütüp insanların nazarına takdim ediyor. Bu yönüyle çeşitliliği iyi. Haberi işlemesi de iyi. Her haberin bende uyandırdığı farklı bir etkisi olur. Biraz önce belirttiğim Sierra Leone ekibi mesela. Farklı dinden, farklı ırktan insanlar ama sakat insanlar. İç savaşta sakat kalmışlar. Ayakları kolları yok. Bir mücadele ile buraya gelmişler. Hayranlıkla izledim. Sonra geri dönememişler. Geri dönememelerine çok üzüldüm. Kalkıp millet, devlet adına geliyorsun. Ama geri dönecek 2000–3000 doların yok. Arkada sizi besleyen bir milletiz, devletiniz yok. Ya da bir kaza haberi, Ortadoğu’daki patlamalar, masum insanların mağdur edilmelerinin haberleri... Üzülüyorum. Hatta bazen hayvan belgeselleri oluyor. Oradan orijinal bölümleri arkadaşlar haber yapıyorlar. Örneğin aşağıdan timsah çekiyor, yukarıdan aslan çekiyor küçük yavru danayı öldürmeye çalışıyorlar. İnsanın içi gidiyor. İlahi denge açısından öyle olması gerekiyor ama o anda yavru dananın yanında duruyorsun. Bir tekme aslana, bir tekme de timsaha vurasın geliyor: “Bırakın, dişinize göre başka bir şey bulup yiyin” Bazen öfkeleniyorum stüdyoda, bazen de basıyorum kahkahayı. Duygular haberden habere değişkenlik gösteriyor. YALAN HABER YAZANLAR VAR, İTİRAFLARI DA VAR! Medya karşısında Türk toplumunun duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir ütopya üretecek olursak 50 yıl sonrasının toplumu ve medyası hakkında neler söylersiz? 5–10 sene öncesine kadar milletimiz medya karşısında daha zayıftı. “Koskoca gazeteci yazmış, yalan mı yazmış!” deniliyordu. Evet, aslında koskoca adamların yalan yazdığına şahit oluyoruz bu günlerde. İtirafları da var. Hem de hala yerine göre çok değerli yazarlarımız var. Onları tenzih ediyorum. Ama milletimiz nazarında tanımadıklarından, bilmediklerinden dolayı itibarlı, büyük gibi görünen bazı yazarların aslında patron hesabına ya da kişisel menfaat hesabına yazdıklarını fark etmiyorlar. Dolayısıyla “ne diyorsa odur” sonucu ortaya çıkıyordu. Bundan dolayı iktidarlar, askeri yönetimler başarılı oldu. Medya kullanıldığından dolayı halk bir anlamda sindirildi. MEDYANIN MİLLET KONTROLÜNE İHTİYACI VAR Gittiğim konferanslarda; “Gazetelerimizi ve televizyonlarımızı mutlaka denetleyin.” diyorum. Bir telefon açın deyin ki; “bu yanlış kardeşim”. Hayır, demiyorlar. 176 RTÜK hattına 70 milyonluk Türkiye’de günlük giden telefon sayısı 100–150. Hâlbuki insanlarla konuşsanız şikâyet edecekleri o kadar çok kanallar, programlar var ki! Ancak bu programları değiştirecek ya da takdir ettikleri programları överek devamını temin edecek bir izleyiciye sahip değiliz. Medyanın ciddi bir millet kontrolüne ihtiyacı var. RTÜK kontrolü bir baskı unsuru olarak algılanıyor. Basın özgürlüğüne müdahale gibi algılanıyor. Yani kanunla kontrol… Ama millet beğenmediğini kendi kendine seyretmemeye başlasa görecek ki o program yayından kaldırılacak. Ama millet hem beğenmiyor, hem şikâyet ediyor, hem de seyredip reytingini arttırıyor. Bu tezadı milletimizin aşması lazım ve cesur bir şekilde medyasını kontrol etmesi lazım. Millet olmazsa medya olmaz. Gazete satıyor. Millet alıyor ki gazete satıyor. Reklâm geliri oluyor. Ya da televizyonu millet seyrediyor ki reklâm geliri oluyor. Demek ki gazeteciler âdete endirekt olarak milletten maaş alıyorlar. Milletin bunun farkına varması lazım. BEN TÜRKİYE ADINA ÜMİT VARIM 50 yıl sonra Samanyolu TV gibi benzer kanalların sayısı umarım artar. Bu anlamda milleti düşünen bir doktor edasıyla millete reçeteler sunan insanlar medya yönetimlerine gelirse tüm dünyaya “Bir medya kuruluşu nasıl olmalı” projesini ihraç edebiliriz. Bir model sunabiliriz. Ben Türkiye adına ümit varım! Sizin gibi değerli haber siteleri de buna katkı yapıyor. Artık yurt dışından haber arayan insanlar Türkiye ile alakalı en doğru bilgilere böyle sağduyulu internet sitelerinden ulaşacaklar. Türkiye’yi daha iyi tanıyacaklar. Türk milletini daha iyi tanıyacaklar. HABERAKTÜEL.COM
<< Önceki Haber Milleti sokağa döken spikerler kim? Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER