[Harun Tokak] Anne Ülkemize Dönebilecek miyiz?

Samanyoluhaber.com yazarı Harun Tokak'ın Pazar yazısı: Anne Ülkemize Dönebilecek miyiz?

SHABER3.COM

HARUN TOKAK 



Kuzey ülkelerinde akşam oluyor. Karşı adanın evlerinin ışıkları bir bir yanıyor. 
Ilık bir bahar rüzgârı okşuyor saçlarımı. İki kumru karşı inşaatın üzerinde düşünceli bir halde duruyor. 
Sular gittikçe kararıyor. 
Akşamın efkarı bin beter basıyor.
Yavuz Bingöl, bizim kuşağı köylerimizden, kasabalarımızdan yeni dünyalara taşıyan ‘‘Kara Tren’’i söylüyor.
Bozkır göğünün altında, akasya gölgelerinde yalnızlığı büyüten istasyonlardan bindiğimiz o kara trenler taşıdı bizi yeni dünyalara.
Bahar da olsa kuzey ülkelerinde akşamlar hala soğuk.
İçeri geçiyorum. 
Televizyonu açıyorum.
2002 Dünya Kupası’nda Güney Kore’ye attığı golle Dünya Kupası Tarihinin En Hızlı Golcüsü unvanını kazanan Hakan Şükür kendi kanalında konuşuyor.
Sohbetin konusu bir zamanların kudretli savcısı Nuh Mete Yüksel’in ölümü ve Tayyib Erdoğan’ın rahatsızlığı üzerine. 

Nuh Mete, 28 Şubat sürecinde görev yapmış, Abdullah Öcalan, Fethullah Gülen, Hizbullah, Alman Vakıfları, Millî Görüş, Dev-Sol gibi birçok kritik soruşturmaya imza atmış kudretli bir savcıydı.
Kral konuşurken Nuh Mete Yüksel’in kendi kitabına adını verdiği Nuh’un Gemisi ile geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyorum...

Yıl 1993…
Refah Partisi İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan Rize’de konuşma yapıyor.
Bu konuşmadan dolayı Nuh Mete Yüksel 2002’de soruşturma açıyor. 
Erdoğan “Ben idamla yargılanıyorum. Ben ne yaptım? Kimi öldürdüm?’’ diyor. 
Bu gün aynen benim gibi milyonların söylediği gibi.
Nuh Mete Yüksel 1995 yılında tek kişilik bir terör örgütü yaftasıyla Fethullah Gülen Hocaefendi’yi de yargılıyor. 
Savcının tutanağa adres yazması gerekiyor. Hocaefendi, kendisini kapının dışında bekleyen arkadaşının yanına gidiyor ve ‘‘Savcı, ev adresi soruyor.” diyor.
Şimdi hücrede olan o güzel insanın gözleri doluyor.
Onca öğrenciyi yurt, yuva, okul sahibi yapan Hocaefendi’nin o günlerde “Benim” diyebileceği bir evi bile yoktur. Ömür boyu da hiç olmayacaktır. Babaların şahı son nefesinde oğullarına, “Allah’ın huzuruna tapusuz gideceğinize söz verin.” demiştir. 
1995 seçimlerinden Erbakan Hoca başkanlığındaki Refahyol Partisi birinci parti olarak çıkıyor. Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, hükümeti kurma görevini Erbakan Hoca’ya verdiyse de diğer partiler koalisyona yanaşmayınca; görevi ikinci sıradaki Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a veriyor. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller başkanlığındaki Doğru Yol partisi ile koalisyon hükümeti kuruyor ama uzun ömürlü olmuyor.
Hükümeti kurma görevi yeniden Erbakan Hoca’ya veriliyor. Bu defa Refah Partisi, Doğru Yol Partisi ile koalisyon kurmayı başarıyor. Ancak güvenoyu için Büyük Birlik Partisi milletvekillerine ihtiyaç vardır. Güven oylamasına bir gün kala Erbakan Hoca beni arıyor.
“Muhsin Bey güvenoyu vermeye yanaşmıyor. Hocaefendi’yi kırmaz.”
Durumu Hocaefendi’ye iletiyorum.
Hocaefendi; “Şimdiye kadar biz bu arkadaşlara hep mesafeli durduk. Türkiye’nin henüz Erbakan Hoca’nın iktidarına hazır olmadığını düşündük. Şimdi iktidarlarına bir adım kaldı. Belki biz aşırı hassas davranıyoruz. Muhsin Bey’le bir konuşun bakalım, belki ikna olur.” diyor. 
Şerif Ali Bey ve şimdi hapiste olan iki arkadaşımızla birlikte Ankara Beştepe’deki Fatih Üniversitesi Hastanesi’nin üzerinde Muhsin Bey’i gece yarılarına kadar ikna etmeye çalışıyoruz.
Koca Reis, “Henüz Türkiye böyle bir iktidara hazır değil. Bu çok yanlış olur. Malum çevreler bunu hazmetmez. Büyük kriz çıkar.” diyor. 
“Hocaefendi de sizin gibi düşünüyor ama kader onları iktidarın kapısına kadar getirdi, bir şans vermeli diye düşünüyor.” diyoruz.
“Hocaefendi gibi bir gönül sultanı bizden bir şey istemişse bana düşen şey şimdi gidip arkadaşlarımı ikna etmek olur.” diyor Koca Reis.
Refahyol Hükümeti Muhsin Bey ve arkadaşlarının desteği ile ertesi gün güvenoyu alıyor.
1998 kışında ülke iyice geriliyor. 
İmam-Hatip okulları mezunları üniversiteye girmesinler diye meslek liselerinin puanları düşürülüyor. Boğaziçi Üniversitesi hariç başörtülü öğrencilere neredeyse bütün üniversiteler kapılarını kapatıyor.
Hem ülkedeki ağır hava hem de kalbi Hocaefendi’ye zor günler yaşatıyor. 
21 Mart 1999 günü, kışla bahar son dansını yaparken ülkesinden çok uzaklara, Amerika’ya uçuyor. 
Her geçen gün hızını biraz daha artıran şubat soğukları, Hocaefendi’nin Amerika’ya uçmasından üç ay sonra kasırgaya dönüşüyor.
1999 yazında Ali Kırca ATV’de ‘düğmeye’ basıyor.
Bugün olduğu gibi o gün de bazı gazeteler ve televizyonlar Hocaefendi ile ilgili akla hayale gelmedik iftiralarla algı operasyonlarına başlıyor.
Camiaya ait evlerde kaldığı iddia edilen itirafçı öğrencilere basın toplantısı yaptırılıyor. Bazı kanaat önderlerinin Hocaefendi’yi hedef alan sözleri ile kampanya köpürtülüyor. 
Başbakan Bülent Ecevit bu yayınlara itibar etmiyor. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de ‘‘Yargısız infaz yapmayalım.’’ diye uyarıda bulunma ihtiyacı hissediyor.
Gazete manşetlerinde Hocaefendi’nin cezasını çekeceği yer bile yazılıyor:
“İmralı!”
28 Şubat’ın en hızlı generali Güven Erkaya’nın 22 Haziran 1999’da verdiği röportaj Milliyet Gazetesinde, “Türkiye Cumhuriyeti için en büyük tehlike Fethullah Gülen’dir.” manşeti ile çıkıyor. 
Dönemin kudretli Savcısı Nuh Mete Yüksel dava açıyor. 
Ben o günlerde Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın başkanıyım.
“Bu gece evinizde yatmayın. Yarın vakfı açık tutmayın.” gibi uyarılar alıyoruz.
Ali Kırca’nın kaset fırtınasından birkaç gün sonra askerler, Ecevit’e, Hocaefendi aleyhine bilgiler içeren bir brifing sunuyorlar.
75 dakika süren bu brifingin ardından Ecevit, 
“Siz böyle düşünüyorsunuz. Ama ben eskisi gibi düşünmeye devam ediyorum. Doğru değil bunlar. Osmanlı döneminde bile yapılmayan şeyler yapılıyor.” diyor.
Bülent Ecevit’in gözünde, Hocaefendi’nin ilham verdiği yurtdışındaki Türk okulları çok büyük bir projedir. 
Okulları 2000 yılında yapılan Davos Toplantısı’na taşıyor.
 Davos’a katılan dünya liderlerinin önünde “okullar küresel dünyadaki Türk işaretleri” diyor.
Ecevit’in bu tavrı karşısında Hocaefendi, “Herkesin en küçük meselelerde sarsıldığı, şüpheye düştüğü ve yalana boyun eğdiği bir dönemde bütün ısrarlara ve hilebazlıklara karşı, ‘Ben tatmin olmadım.’ diyenleri tarih kaydetmeli ve geleceğe bir vefa örneği olarak sunmalıdır.” diyor.
Nuh’un Gemisi ile çıktığım yolculuktan dönüyorum.
Kral hala ekranda konuşuyor.
Konuşurken sesi titriyor. Duygu yoğunluğundan zaman zaman konuşmasına ara vermek zorunda kalıyor. 
Zalimlerin zulmünden ziyade dostlarının suskunluğunun yüreğini ziyadesi ile yorduğu anlaşılıyor.
Kendisine yaşatılan acıları hak etmediğini düşünüyor.
Dünya futbol tarihine adını yazdıran, ülkesini başarıdan başarıya götüren insan ülkesinden çok uzaklarda yaşamak zorunda bırakılmanın burukluğunu yaşıyor. 
2002 Dünya Kupası’nda 11. saniyede attığı golün hikayesini ve sonrasında Nuh Mete ile karşılaşmasını da anlatıyor:
‘‘Son maça gelmiştik. 
Dünya kupası maçlarının hiçbirinde gol atamadığım için çok gergindim. 
Otobüste arkadaşlarla giderken telefonum çalıyor.
Konuşacak halde değildim. Baktım annem.
Açmamak olmazdı. 
‘Oğlum dün gece rüyamda sen gol atıyorsun. Bütün dünya seni konuşuyordu.’ diyor, annem.
Anne işte diyorum. Oğlunu nasıl görmek istiyorsa öyle rüyalar görüyor.
Maç başlıyor.
Ve ben 11. saniyede gol atıyorum ve böylece Dünya Kupası Tarihinin En Erken Golünü Atan Futbolcu oluyorum. Hakikaten bütün dünya beni konuşmaya başlıyor.
İstanbul’a inince telefonumu kapatıyorum. Biliyorum bütün televizyonlar, gazeteler röportaj için beni arayacaklar. Gösterişi seven biri değilim.
Fakat Mehmet Ali Birand, nasıl olsa uğrar, diyerekten canlı yayın arabasını babamın evinin önüne çekmiş orada bekliyor.
Babamı da araya koyunca kıramıyorum.
Röportajın sonuna doğru, Fethullah Gülen hakkında ne düşünüyorsun, diye bir soru soruyor.
Ben de ‘Görebildiğim kadarıyla iyi bir insan. Güzel şeyler yapıyor. Takdir ediyorum, seviyorum.’ Diyorum.
Bu cevap yüzünden polis nezaretinde birkaç gün önce vefat eden Ankara Cumhuriyet başsavcısı Nuh Mete Yüksel’in huzuruna çıkarılıyorum.
O gün 28 Şubat rüzgarları hala devam ediyordu. 
Ergenekon denilen derin yapı Erbakan Hoca’nın hükümetini iktidardan indirmiş yerine kendi istediklerini iktidar etmişti.
Bugün de aynı yapı Erdoğan’ı ısrarla iktidarda tutmak istiyor. Zira ona istediklerini yaptırıyorlar.
Oğlum televizyonda Tayyip Erdoğan’ı hasta görünce, ‘Baba bu adam ölse biz memleketimize dönebilecek miyiz?’ dedi. 
Sonra annesine döndü, ‘Biz kimsenin ölmesini istemeyiz değil mi anne?’ dedi.
Kalktım oğlumu alnından öptüm.” 
Kral konuştukça gurbette ruhumu efkâr basıyor.
Yeniden balkona çıkıyorum.
Karşı adanın evleri ışıl ışıl. 
Akasya ağaçlarının arasında, bozkır göğünün yıldızları altında yalnızlığı büyüten son treni de çoktan gitmiş ıssız bir istasyonda bir başımayım sanki. 
Yavuz Bingöl, bizim kuşağı köylerimizden, kasabalarımızdan yeni dünyalara taşıyan ‘‘Kara Tren’’i söylüyor.
<< Önceki Haber [Harun Tokak] Anne Ülkemize Dönebilecek miyiz? Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER