''Dağ eşkıyası veya şehir eşkıyası olurlardı...''

''Nurları yaymak için bunların önüne hiçbir kuvvet geçemez. Eğer bunlar Risale-i Nur okumasaydı, ya dağ eşkıyası, yahut şehir çetesi olurlardı!''

SHABER3.COM

Çam Dağında Üstad’ın yanında bulunurken oralarda çadır sahibi bir çobana uğrayan İmam-Hatipli Ahmet Gümüş Bey diyor ki: “Bahri Amca çadır sahibi zata; ‘Burada ne kadar kalacaksınız?’  diye sordu. O, ‘Başka bir bölgeye kadar giderdik. Fakat buralarda kalış sebebimiz, Üstadımıza ve ağabeylere süt ve yoğurt vermek için kaldık…’ dedi. Zübeyir Ağabey bir zamanlar bana ‘Kim Risale-i Nur’u çok yazar ve okursa, o terakki eder’ diye bir  çobandan bahsetmişti. Bu çoban olan zat, okuma-yazma bilmezmiş. Üstadımız çobana, ‘Sen bu Nur Risalelerini oku ve yaz!’ demiş. Çoban da: ‘Ben okuma-yazma bilmem Üstadım. Hem bu yaştan sonra okuma-yazma öğrenilir mi?’ demiş. Üstad, ‘Ben sende büyük bir istidat görüyorum’ deyip ona ‘elif-ba’ dersi vermiş. Bir haftada okuma-yazmayı öğrenmiş. Her gece çobanlıktan gelir, Risaleleri yazmaya başlarmış. Sabahleyin de yazdığını dağlarda okurmuş.

“Afyon Mahkemesinde savcı, bu çoban hakkında şöyle iddiada bulunmuş: ‘Devletin temel nizamını yıkıp dinî esaslara uydurmak, dini esas üzerine devlet kurmak için Risale-i Nur yazmak!’ Bu çoban kardeşimiz kalkarak, savcıya şu cevabı vermiş: ‘Ben dağda bir çobanım. Halk içine bayramdan bayrama iki defa inerim. Ben dağda bu Kur’an tefsiri olan Nur Risalelerini yazarak okuma-yazma öğrendim. İstifade ettiğim doğrudur. Dağdaki çobanın bir çoban kulübesi olur. Bu ancak bir çoban kulübesini yıkar ve yaparım. Ben Türkiye devletini ‘hısn-ı hasîn’ denilen muazzam bir KALE  biliyorum. Elimde de çoban sopam vardır. O kalenin dibine yaklaşsam, karınca gibi kalırım. O sağlam taşlara değneğimi vursam ne ifade eder?  Sayın savcıya ben burada hâkime şikayet ediyorum. Devleti küçük düşürmek istedi.  Esas suçlu savcıdır!’ Üstad, en güzel savunmayı bu çobanın yaptığını söylemiş.’

“Bir gün Üstadımızın huzurundaydık. Üstad bana dönerek, Zübeyir ve Ceylan Ağabeyi göstererek, ‘Bu vahşileri tanıyor musun?’ dedi. Ben sustum. Ağabeylere baktım. Ağabeyler öyle terbiyeli oturmuşlar, her biri uyanık, yay gibiydiler. Bu söze şaşırdım. Üstad bana, ‘Sen onlara bakıp aldanma. Onlar çok vahşidir!’ dedi. ‘Fıtratlarında Risale-i Nur’u arayan bir cevherleri var. Risale-i Nur okuyunca o vahşî arzu ve damarları kurudu. O kuruyan arzu ve damarlarını kestim. Sadece Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur’a hizmet damarı inkişaf etti. O hizmet arzularının önüne geçecek hiçbir şey yoktur. Ne sarhoş hezeyanlar ve nâraları onları ürkütür ne de korkutur’ dedi.

“Zübeyir Ağabey için, ‘Bu câmid, mahkemede: -Dinsizler kağıt ve mürekkep ve kalemi kaldırsalar, ben yine Kur’an tefsiri olan bürhanî tefsirleri derimi kağıt, kanımı mürekkep, kemiklerimi kalem yaparak dünyaya yayacağım! Dedi.’

“Ceylan Ağabeye de, ‘Bu haylaz çocuk, babasını kandırarak para almış. Gizlice on beş bin Gençlik Rehberi bastırmış. Benim haberim yok. Burada bir densiz çocuk, ‘Seni karakola bildireceğim!’ diye korkutmak istemiş. O da Nur Hizmetinin  tasvip etmediği bir işi yapmış!  Ama Hizmet-i Kur’aniyenin kerameti  onu kurtarmış.  Nurları yaymak için bunların önüne hiçbir kuvvet geçemez. Eğer bunlar Risale-i Nur okumasaydı, ya dağ eşkıyası, yahut şehir çetesi olurlardı!’ dedi.

“Üstad bunları anlatırken elindeki değnekle Zübeyir Ağabeye vuruyordu. Zübeyir Ağabey değnekten kaçmıyordu. Ceylan Ağabeye vurunca kaçıyordu. Ceylana Ağabeye, ‘Bak Zübeyir değnekten kaçmıyor, sen niye kaçıyorsun?’ deyince, ‘Hapisanede gardiyanlardan Zübeyir Ağabey dayak yediği için iyi yetişti. Ben öyle yetişemedim. Dayağa alışkın değilim. Ders olursa, dinlerim. Ders baklavası da yerim, ama dayak yemem!’ dedi. Bunun üzerine Üstad: ‘Ben kralların hatırını kırarım, Ceylan’ımın hatırını kıramam!’  dedi ve üçümüze birer tane kurabiye verdi.

“Farsçada şöyle bir beyit okumuştum: ‘Paşidahın iki tip adamı vardır. Bir tipi âlimler, devletin ciddi işiyle uğraşırlar. Bir tipi de nedimler, onlar da padişahı eğlendirirler.’ Zübeyir Ağabeyin tasdiki ile Ceylan Ağabey, Üstadımızın hem âlimi, hem de nedimi idi. Ben, Zübeyir Ağabeyin devamlı âlim, Ceylan Ağabeyin ise; hem âlim, hem nedim olduğunu kabul ederim. Farsça’daki beytin devamı şöyledir: ‘Âlimin vaziyetini nedim alamaz, nedimin vaziyetini âlim alamaz. Çünkü gülünç olur.’  ‘Zübeyir Ağabey, bana bir gün şöyle dedi: ‘Kardeşim, Ceylan kardeş çok zekiydi ve çok da âlim idi. Üstadımızın o bahr-i muhit olan ilmi, Risale-i Nur’a aksetti. O akseden ilim de Ceylan kardeşteydi. İçimizde Üstadımızla lâtife yapan oydu. Biz yapamazdık. İşâratü’l-İ’caz’daki o derin ilme Ceylan Ağabey vâkıf idi. Ben senin ondan İşârâtü’l-İ’caz’ı bir okumanı isterdim. Ne yazık ki erken yaşta (33 yaşında) vefat etti. Ömrü vefa etmedi.

“Üstad bir gün bize şu dersi vermişti: ‘Mevlâna Celaleddin-i Rumî zamanında Mecusîler, kalblerde ve ruhlarda yaralar açmışlar. Hz. Mevlana Mesnevi’siyle o hezeyanları çürütmüş. Kur’an hakikatlerini Peygamberin sünnetini isbat etmiş. İnsanları o fikir karanlığından kurtarmış. Ben Mevlana’nın asrında olsaydım, Mevlana gibi Mesnevî yazardım. Sen de o asrın  genci olarak yanıma gelseydin, sana Mesnevi’yi tavsiye ederdim. Mevlana benim zamanımda gelseydi, Risale-i Nurları yazardı. Bu asırda siz gençlerin ihtiyacına Risale-i Nurlar cevap vermektedir.’ 

“Barla’da Şem’i Güneş Efendi geldi. Zübeyir Ağabey, bana ‘Bu Şem’i Efendi, Üstadımızın müezzinidir. Hiçbir zaman D. Türküsü olan (Tanrı uludur… şeklindeki…)  yeni ezanı okumadı.’ dedi.

“Şem’i Efendiye ‘Peki milleti namaza nasıl davet ettiniz?’ dediğimde, Şem’i Efendi şu cevabı verdi…. ‘İçimden: Allahü Ekber! Derdim, ardından ‘Aaaa…’ diye bağırırdım. Ezanın diğer kısımlarını içimden okurdum sonra ‘Aaaa…’ diye bağırırdım! Ben hiçbir zaman D. Türküsünü okumadım. Hiç kimse de farkına varmadı.’ dedi ve Allah’a şükretti.  

“15-16 yaşlarımda iken, Üstad bana şöyle demişti: ‘Çocukları muhatap kabul etmem. Eğer Risale-i Nurlar için fedâkar olacaksan kabul ederim.’ Zübeyir Ağabey, Üstadımızın bu sözünü sık sık tekrar ederdi. Ben de Risale-i Nurlar için fedakâr olacağıma söz verdim. Bana bazı Nur talebeleri, ‘Çocuklarımızı İmam-Hatip Okuluna verelim mi?’ diye sorduklarında, onlara Üstadımızın bana söylediği sözleri naklettim. Bana demişti ki: ‘Ben şimdi senin İmam-Hatip Okuluna devam etmeni istiyorum. Benim ilk Nur talebem olarak okula gir ve devam et!’  

Evet, mühim Kur’an hakikatlarını dünyaya anlatacak ihlâslı ve sadakatli bir talebe olabilmektir…

Safvet Senih 
<< Önceki Haber ''Dağ eşkıyası veya şehir eşkıyası olurlardı...'' Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER