“Ben de Hakan Şükür olabilirdim”

Ne yapalım: Ben bulmuşum Mevla’yı, neyleyeyim Leyla’yı!..

SHABER3.COM


ABDULLAH AYMAZ

Bornova, Ege Üniversitesi’nin olduğu yer. M. Fethullah Gülen Hocaefendi Manisa vaizliğinden sonra 1976 senesinde Bornova’ya göreve nakledildi. Bu görev 1981 Mart’ına kadar devam etti. Hocaefendi, Bornova cuma vaazlarına o günün akşamına bir de soru-cevaplar  ilave etti. Aslında bu husus herkese açıktı. Yani halktan birisi ilmihal kitaplarında rahat bulacağı abdest-namazla ilgili soruları da sorabiliyordu. Onun için felsefî, İslam ve iman aleyhine üretilmiş sorular yanında halkın ve gençlerin kafasını kurcalayan sorular da gelebiliyordu. Sorular önce yazılı olarak Zafer Beyin elinde toplanıyordu. Kürsünün yanında duran Zafer Bey her cevaptan sonra yenisini veriyordu. Bir seferinde bir soru kağıdını verdi. Hocaefendi soruyu aldı, baktı ve bir kenara koydu. Sonra ikinci kağıdı verdi. Onu da bakıp aynı yere bıraktı. Sonra üçüncü kağıdı verdi. Onu da aldı, baktı sonra dedi ki:  “Tevafuk bu üç soru da Menemen Olayı ile ilgili… Ben işin bize bakan yönünü anlatayım. Daha önce Menemen’de hiçbir hizmetimiz yoktu. Arkadaşlar, bir ev tuttular. Sonra bir daha derken yurt açma projesi yaptılar. Güçleri neye yetiyorsa, onu yapmaya çalışıyorlar. İşte Menemen Olayı bundan ibarettir.”

Hocaefendi Menemen Olayı’nı siyasî yönüyle ele alıp hizmete engel olacak meselelere girmek istemiyordu. Bir arkadaşımız da başından geçenleri şöyle anlattı: “Biz sadece cuma namazları olan iyi futbol oynayan gençlerdik. Liseyi bitirince Ege Üniversitesi’nin biyoloji bölümünü kazanmıştım. Fakülteye başladım. Sol faaliyetlerde bulunan bir öğrenci peşime düştü. Hep evrim teorisini anlatıyordu. Hiçbir hazırlığım olmadığı için hiç cevap veremiyordum. Amfide son görüşmemizde beni bitirdi. Kapkaranlık bir âleme girmiştim sanki… Bir Cuma Müslümanlığı bile ne kadar önemli imiş. Arkamızda sonsuz kudrete sahip Cenab-ı Hak vardı. İnkâr ile artık dayanabileceğim o kudret yoktu artık. Hemen intihar etmeyi düşündüm. Hemen arkamızda Hizmet’ten ışık evlerde kalan bir arkadaş bizi dinliyormuş. O solcu arkadaş ayrılınca o yanıma geldi. “Hiç üzülme onun iddialarının hepsini çürütecek cevaplar ve gerçekler var!”  diyerek cebinden Tabiat Risalesi’ni çıkarıp okumaya başladı. Zaten eczane misalini duyunca yavaş yavaş imanım yerine oturmaya başladı. Eskisinden daha sağlam bir imana sahip olunca Hizmet’teki arkadaşlardan bir daha ayrılmadım. 

Ama baktım, onlar hiç sigara içmiyorlar ve futbol ile pek ilgilenmiyorlar. Acaba futbol haram mı? Diye düşünmeye başladım. Bir cuma akşamı sorayım diye camiye gittim. Geç kalmıştım. Soruyu caminin dışından verdim, elden ele tâ Zafer Beye ulaştı. Ama o hafta bizim soruya sıra gelmedi. Öbür cuma akşamı Hocaefendi cevap veri. “Haram değil ama futbolla insanın ayakları, bacakları gibi belli organları gelişir. Hâlbuki şimdi bizim yetişmiş, ilim-irfan ile beslenmiş beyinlere ihtiyacımız var.”  meâlinde cevaplar verdi. Artık anlayacağımı anlamıştım. Futbolu bırakmıştım. Aradan seneler geçti. Bir gün Hocaefendi’nin yanında iken, baktım, Hakan Şükür gelmiş. İhsan Kalkavan Bey var. Onlarla ilgileniyor. İçimden,  “Beni bıraksaydınız ben de bir Hakan Şükür olabilirdim” diye geçiriyorum. Hocaefendi ferasetiyle bu halimi fark etti. Onları uğurladıktan sonra gelip bana dedi ki:  “Yirmi sene önce sen o soruyu sorduğun zaman üniversitelerde kaç arkadaşımız vardı? O hususta tahşidata büyük ihtiyaç vardı. Şimdi ise Hakan Bey gibi arkadaşlar, namazları ve dindarlıklarıyla gençlere güzel misâl oluyorlar!”

Ben bulmuşum Mevla’yı, neyleyeyim Leyla’yı!

Şöyle şeyler de oluyordu: Üniversitede okuyan iki genç evlenmek istiyor. Ama ikisi de dinden diyanetten uzakta… Kız diyor ki, “Benim babam benim seninle evlenmeme müsaade etmez. O hep şu Hocaefendi denilen Hocanın vaazlarına sohbetlerine gider. Sen de hiç olmazsa cuma günleri babamın göreceği şekilde cemaate katıl, seni orada görünce mesele kolaylaşır.” Genç, dediği üzere vaazlara, soru-cevaplara katılıyor. Dindar gençlerle tanışıyor. Yavaş yavaş şuurlanmaya başlıyor. İman ve takvâda derinleşince, kıza diyor ki:  “Gel sen de bu Hizmeti tanı… Çok seveceksin. Hayatına huzur gelecek. Çok memnun olacaksın… Kız, “Ya sen ne olmuşsun?”  Ben sana babamın gözünü boyamak için bir şey söyledim ama sen tam içine dalmışsın. Ben seninle yapamam. Yollarımız ayrılıyor.”  diyor. Genç de diyor ki: “Ne yapalım: Ben bulmuşum Mevla’yı, neyleyeyim Leyla’yı!..”

Işılay Saygın da Hocaefendi’yi dinlerdi
Evlere çekilen hatlardan pek çok insanımız, hatta Bornova’ya kadar bu evlerden birisine gelip Hocaefendi’yi dinleyen birisi de Işılay Saygın Hanımefendi’dir. Kendisi, Buca Belediye Başkanlığı, milletvekilliği hatta Kültür Bakanlığı da yapmıştır. Hiç namaz ve niyazla alakaları olmadığı halde, Ege Üniversitesi’nden merak sâikasıyla, abdestsiz olarak camiye gelip soru soran öğrenciler de vardı. Cuma vaazı sırasında “Allah!”  diye bağıranlar, hatta “İllâ hu!”  diye çağıran meczuplar ve bir de heyecanlanıp “Öf ülen öf!” diye nâra atanlar bile vardı.

Bir de terzi/kitapçı Şakir Ağabeyimizin kendisine, “Ey sakallarına siyah düşmemiş nur saçan amcamız” dediği Halîm Babamız vardı. O uzun sakalları ve özel külahı ile tam bir hocaya benzediği için vaazdan sonra bekler Hocaefendi’yi götürecek arabanın ön tarafına şoförün yanına otururdu. Sebebini sorunca o hep: “Hocaefendi’ye düşman bazı inkârcı gençler, onu tanımadıkları için beni uzun sakalımla hoca zannedip onun yerine bana zarar verirler. Böylece Hocaefendi zarardan, saldırıdan kurtulmuş olur” diyordu. Bu gerçekten büyük bir fedakârlık ve ince düşünceydi…
<< Önceki Haber “Ben de Hakan Şükür olabilirdim” Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER